İnsan, kendi kararsız satırlarının müellifidir. Başka hiçbir örneğine rastlanılmayan bu kararsızlık, insana özünü kazandırır. Bu öz, öyle biriciktir ki insanı diğer türlerin de ötesinde, insanlardan ve bazen yeri gelir, kendinden ayırır. Bu ayrılış, kararsızlığın yapısından dolayı bir anda ortaya çıkamayacağı gibi, bir süreç de belirtemez; yalnızca bir devinimden ibarettir. Bu devinim, insanın ''olmak'' çabasının başlangıcıdır; oysa insan, olmayı beceremeyendir.


Yerde bulduğu bir susam parçasını yuvasına çekiştirerek götürmeye çalışan bir karıncanın hareketlerinde mutlak bir kararlılık hakimdir. Her ne kadar kafası karışık gözükse de ip yumağıyla oynayan bir kedinin aklında -hangi patisiyle yumağın hangi tarafına vuracağı sorusu canlanabilecek olsa da- olayın bizatihi doğasına ait bir sorgulayış gerçekleşmez. Karnı tok bir köpek, o gün için mutludur. Burada önemli olan kısım, köpeğin aklında ''yarın aç olabilecek olduğu'' durumunun canlanmaması değil; köpeğin varlığının o an içerisinde gerçekleşebiliyor olmasıdır. Köpek, bu kesiksiz ''oluşlar'' sürecinin içerisinde var olur. Her bir ''oluş'', diğerinin ardına eklenerek köpeği ''var'' eder. Tüm canlılar bu doğrusal varoluş güzergahını takip ederken insan, bir sarkaç misali salınır. Olmak çabası olmak acziyetini, olmak acziyeti olmak kaygısını doğurur. İnsanın kendi tabiatına karşı alacağı duruşun derinliğinden hareketle; kişinin taşıdığı olmak kaygısının, o kişiyi tanımak için yeter koşul olacağını söyleyebiliriz.


Kaygıyı taşımayan kişi, bahsi geçen devinimin henüz içerisinde olmayan kişidir. Dolayısıyla henüz ''olmak'' çabasında değildir ve bu sayede, ''olmaya'', çabanın içerisinde olanlardan daha yakındır. Bu kişiler, devinimin içerisinde olanların bulantı hissiyatını paylaşmazlar. Ancak beyhude buhranlardan azade bir kişinin hayatiyeti, kişinin algısından bağımsız olarak bir sarmal oluşturmaya başlar. Varoluş güzergahını sorgulamayan ve bu sorumluluğu zamanın geçiciliğine teslim etmiş olan kişi, dönerek alçalmakta olduğunu ve içindeki boşluğun büyüdüğünü hissetse bile doğal olarak, bu sarmalı göremez.


Kaygıyı taşıyan kişi, hatalı varsayımlar ile kendisine sahte bir anlam seçer ve bunun sayesinde kaygıyı ortadan kaldırmaya çalışır. Kişinin hayatı, kendi oluşturduğu anlamların ''gerçek'' olduğuna inanmakla ve bu sözde gerçekliğin farkındalığına ermiş olmanın mastürbasyonuyla geçer. Kişinin algısı kendi düzleminde bir gerçeklik temsil edeceğinden -kişi, farkında değilse- anlamın sahte oluşunun bir önemi olmayacağı savunulabilir. Oysa birden fazla devinime uğramış kişi, zaman içerisinde, bulduğu sayısız gerçek anlamların sahteliğiyle karşılaştıkça, kendisini kandırması zorlaşmaya başlar.


Boşluk hissiyatı, sancı ve kararsızlık; ''olmak'' kaygısından bağımsız olarak insanın içinde yer edinir. Bu durumda insana düşen, kendi huzursuzluklarını anlamlandırarak bir iç huzur yaratabilme becerisi edinmektir.