Kışı içinde hapsetmiş bir kar tanesi, herkes uyurken düşüyor sessizce çıplak ağaçlar ormanına; resmin bir tarafında sonbahar turuncusu, diğer tarafında ise kış grisi.

Morarmış ve yorgun bir adım, yalnızlıkla sulanmış toprağın üstüne. Her adımda bir damla düşüyor kadının gözyaşı elbisesinden ve her damlada bir çiçek açıyor rüzgârın sürdüğü inziva topraklarında.

Gölgeler hareket ediyor, zaman geçiyor, mezarlık yavaş yavaş yutulup batıyor okyanusta. Batadursun mezarlık, içindeki ölüler uyanıyor. Güneş, bir zamanlar ağaçlara süs olan ateş böceklerinin mezarlığı ve şimdi, birer yıldıza dönüşüyor her ateş böceği, gün gecenin koynuna yatarken.

Esiyor melalengiz bir rüzgâr, ateş böceklerini harlıyor ve binlerce lavinya yeşeriyor topraktan, gözyaşı hırsızlarının çaldığı damlalarla.

Kadın etrafa bakıyor, hiç tanımadığı birini ararcasına; adını bilmeksizin çağırıyor bir yabancıyı, bir gölgeyi!

Kaç adım sessizliğe doğru, kaç adım teslim ekseninde ve orada, şekilsiz yaşlı bir ağaç... Kadın, gözyaşı elbisesini çıkarıp atıyor ve gözleri kadar derin bir iç çekiyor. Diz çöküp sarılıyor göğsüne batan onlarca dikene rağmen, belki de acı sevilecek bir şeydir, birisi için çekilince.

Saçlarından bir şal atıyor ağacın üşümüş gövdesine ve okşuyor kabuk bağlamış yaralarını, daha sıkı sarılıyor. Umutsuz dallarını her okşadığında ağaç titremeye başlıyor, serzenişle "Neredeydin? Gitme kal!" dermiş gibi.

Bir öpücük, ve eriyor ruhu buz tutmuş ağaç; bir ses, bir nefes, bir dokunuş ve sarıyor kadının soğuk belini dallarıyla. "Masalın bir bölümü mü? Hayır! Artık tüm hikâye sen ol istiyorum!" diye haykırarak.

Buzlar diyarında sevişen iki renk; eriyip kadının yanaklarından akan mor bir ağaç, ve solup kuruyan gri bir kadın, sevişiyorlar buzlar diyarında.

Çıkarıyor dikenleri birer birer kadının göğsünden ve dallarının arasına yatırıyor bitap bedenini, ilk ve tek meyvesi gibi.

Bir damla kan damlıyor yaralı teninden ve kırmızıya boyuyor ağacın kuru yapraklarını. Dallarıyla uzanıp bir ateş böceği alıyor ağaç, sarıya boyuyor geri kalan yaprakları ve kıştan sonbahara kaçıyorlar.

Bir şarkı başlıyor sonra, rüzgâra fısıldayan ateş böceklerinin şarkısı. Kaymaya başlıyorlar birer birer ve ağacın her dileğinde bir avuç kiraz asılıyor yeşil yapraklarının yanına; yaz nesimi okşuyor kadının sakinleşen bedenini ve söz veriyor her bir saç teline, yeniden yeşerip yıldızlara uzanacaklarına dair.

Çekiliyor topraktan çalınmış gözyaşları ve goncalar tezyin ediyor yeni serilmiş yeşil bir halıyı.

Ateş böcekleri yeniden mezarlarına dönüyor ve rüzgâr, güneşin alevden saçlarını tarıyor. Zaman: erguvan bir gün doğumu, mekan: baharın ilk bahçesi ve iki yabancı hâlâ sarılıyor, birbirine karışmış iki renk gibi.

Kadının adını soruyor ağaç. "Mor." diyor daha önce hiç duymayıp da özlediği bir ses.

"Senin adın ne?"

"Saye." diyor, Mor'un üzüm gözleri kadar derin bir nefes.