Kapının önüne yanaştı. Gözleriyle kapının dar olduğuna karar verip kısa bir sürede karar almış olmanın verdiği doğruluk sanrısıyla kapıya doğru vücudunu atik bir hamleyle öne attı. Kapının sağ tarafına ufakça omzunu çarpıp kendini içeriye bıraktı. 

Hem gözleri bütün bütün kapıyı yanlış görmüştü, hem de kendine olan güvensizliğiyle kapıdan bile geçemediği için eve girdiğinde kendine biraz darıldı. Kendine kızmıyordu, kendi varlığı onun var olmasına ya izin vermiyordu ya da yukarıdan bir güç onu var etmemek için uğraşıp duruyordu. İçeriye girip salona yöneldi. Az evvelki çatışmayı analiz edebilecek zekaya sahip olsa da dışarıdan kapıdan bile geçemeyen bir ahmak olarak durduğu için ahmaktı. Kimse içindeki zekayı ve naifliği, hatta zerafeti görmek zorunda değildi. Biri zeki ya da zarif olacaksa onu dışarıya vurmak zorundaydı. Bunu da aklıyla doğru tahmin ettiyse de koltuğun üzerine tüm fikirlerinden arınıp uzandı. Pantolonu ve cüzdanı da kıç cebinden onu sertliğiyle acımasızca rahatsız ettiyse de Osman'ı yerinden kaldıramadı. Yana yatıp kıçını boşa aldı ve cüzdanının onu rahatsız ettiğiyle kaldı. Cüzdanı da onu ancak rahatsız edebilirdi zaten, günü gelip de çılgınca bir dost muhabbetinin üzerine gelen hesapları kapayacak kadar zengin ve gururlu bir cüzdanı yoktu. Maalesef cüzdanının bu kaderi Osman'ın da kaderini zenginlikten uzak bir çizgide ilerletmişti. Gün çoktan kendini karanlığa her zamanki teslimiyetiyle bıraktıysa da eski püskü sarkık bir lambanın ona tan rengi bir ışıkla akşamı unutturduğunu söyleyebilirdiniz. Osman'ın zamandan bir alacağı ya da zamana bir vereceği yoktu. En iyi anlaşabildiği dostunun zaman olmasında, Osman'ın kabullenişi vardı. Zamanın onun iradesinden hariç bir şekilde kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş akıp gitmesine de bir lafı yoktu. Zamanı tutmaya çalışmıyordu. Koltukta kendi etrafında bir kere döndü. Biraz huysuzlandı ve ayağa kalktı. Üstünü değiştirdi, pijamalarını giydi ve balkona çıktı. Balkonu iki kişiyi karşılıklı konuşturamayacak kadar dar fakat yan yana 10 insana rahatça karşı apartmanın yine boydan uzun enden kısa balkonunu seyrettirebilirdi. Pencerenin eşiğine oturdu. Ayaklarını balkonun demirine dayayıp sigarasını yaktı. Bu anda gün içerisinde üstüne çöken şeytanları ve kafasında kuyruğu birbirine bile değmeyen yaklaşık kırk tilki vücudunu, yatağını bulmuş bir nehir hızında terk etti. O, sadece rahatlamak istiyordu. Bütün sabahın, öğlenin, ikindinin ve akşamın kalabalık gürültüsünden çıkmaktan, ruhunu kendini yavaşça yıkayan bir zarif kadın gibi usul usul temizlemekten başka derdi yoktu. Sigarasından temkinli dumanlar alıyordu. Dumanı her içine çekişinde herhangi bir tanıdığın, hısımın gözü gelir aklına; her üflediğinde de o gözün içerisinden kendi aksini görmeye çalışırdı. Bu fikrin yoruculuğu sebebiyle derhal hızlı bir nefesle bu düşünceyi terk etti. Nasıl olsa bir kere görmüşlerdi onu; düşerken, kalkarken, severken hatta üzerken. Analizini yapmak bir şeyi değiştirmeyecekti. O, dakikası dakikasına hiçbir şey düşünmeden bir gece geçirmenin, yastığına kafasından hızlıca düşen boş bir zihni bırakmanın derdindeydi.

Sigarasını bitirdiğini fark edip küllüğe bastı. 

Kalkıyordu ki telefonu çaldı. Arayanın o akşam için sözleştiği eski bir dostu olduğunu görünce yüzünü endişenin ve utancın vücuttaki yegane etkisi olan kızarıklık kapladı. Açmakta biraz tereddüte düştükten sonra soğuk telefonu kulağına dayadı. 

—Alo? 

—Alo, efendim? 

—Nerede kaldın ulan? Yine seni bekliyoruz! 

Sessiz kalmıştı Osman, bir şeyler düşünmüyor, öylece bekliyordu. Telefonu hızlıca kapadı. Yatağa geçti. Sürekli kendine artık dünyanın bu hızından kopmak ve biraz olsun yavaşlamak vaktinin geldiğini söylüyordu. Yavaşlamak gerekliydi. Telefonu bir daha çaldı. Sessize aldı. Uyudu.