Telefonun sesiyle uyandım. Alarmı kurmamıştım. Yoksa kurmuş muydum? İşim mi vardı? Bir yere mi yetişecektim? Biriyle mi buluşacaktım? 


“Ha susar, ha susar…” dediysem de susmadı. Yatakta sertçe dönüp komodinde duran telefonu aldım. Uyandığımda gözlerim kısa bir süre bulanık görür. Baktım, ekrandakini okuyamadım. Gözlerimi ovuşturdum. Baktım, alarm değildi. Dergideki elemanlardan biri arıyordu.


“Alo, evet, nedir bu kadar önemli olan? Evet. Ne bu acele? Vakit mi yok? Ne bileyim işte, en azından önümüzdeki hafta başına kadar. Tamam, öyle dedim de vakit bulamadım işte. Tamam ya, tamam! Anladık, bakarız. Bakarız dedik, uzatmasın o da! Hadi, tamam! Görüşürüz.”


Kapattım. Bir iki küfür salladım. Telefonu sessize alıp uyudum.


Uyandım. Saat 13’lü bir şeyleri gösteriyordu. Gözlerimi açıp kapadım, ovuşturdum, baktım, 13.18’di. Yatakta kambur vaziyette oturup boş boş duvara baktım bir süre. Başım hafiften dönüyordu. Midemden yükselip gelen asit dalgası ağız boşluğunda ekşi ekşi dolandı, sonra yol bulup dışarı çıktı. Alkol kokusu gözlerimi yaktı.


Telefona baktım. Neyse ki arama yoktu. Bir sürü mesaj birikmişti. Bildirimleri yana kaydırdım. Dergideki elemanın adını son anda gördüm. Sabahki konuşmayı anımsadım.


Derginin kadrolu yazarı olarak her ay bir yazı gönderiyordum. Genelde son âna kadar sallıyordum, sonra sıkışıp apar topar bir şeyler çıkartıyordum. Dar vakitte aceleyle iyi işler çıkartan becerikli ama tembel eleman gibi takılmak zorlamaya başlamıştı beni. Tembellik yoruyordu.


Bu kez de son âna kadar erteleyip durmuştum ama hesaba katmadığım şey şubat ayında oluşumuzdu. Ben önümde birkaç gün daha olduğunu sanırken 28’sinde bitecek olan ay gerçeği soğuk duş etkisi yaratmıştı. Üstelik kış mevsiminde.


Yataktan çıktım. Sallana sallana banyoya geçip elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa geçtim, kahvaltı niyetine bir şeyler tıkındım, kahvemi alıp bilgisayarın başına oturdum. Yeni sayı için yine öykü istemişlerdi, neyse ki konu belirtmemişlerdi. Ismarlama konu olduğunda çok zorlanırım.


Çeşitli olayları, konuları, tespitleri, çağrışımları, fikirleri, tipleri, karakterleri not ettiğim “alet çantası” adlı dosyayı açtım. Notları gözden geçirmeye başladım.


Küçük ve aşırı tutucu bir ilçeden üniversite okumak için İstanbul’a gelen içe kapanık genç, karşılıksız aşk hadisesi yüzünden yaşadığı travma sonucu derinlerinde saklı kalmış uçarı kişiliğiyle tanışır ve başkalaşım geçirerek bohemliğin dibine vurur. 


Hım, karar veremedim. Bilinen, alışılmış bir konu gibi göründü. Öyküyü aşan bir olay üstelik. Roman olur anca.


Notları gözden geçirmeyi sürdürdüm. 


Erkeklikten istifa edip ameliyatla kadın olmuş birisi günün birinde duygularına yenik düşerek bir kıza âşık olur. “Seninle karşılaşana kadar erkek olduğumun farkında değildim.” sözü giriş cümlesi olacak.


Bilemedim. “Dar zamanda işlemesi zor bir konu.” dedim içimden, “Tabuları yıkmak için şubat ayı soğuk ve kısa.”


Bir başka not… 


Yirmi bir yıldır “anne, baba” dediği kişilerin gerçek ebeveyni olmadığını ve gerçek ailesinin o henüz bebekken bir kazada öldüğünü başkasından öğrenen bir genç kız, üvey anne ve babasının sevgisini sınamak için tehlikeli bir oyun oynamaya karar verir.


Bundan da anca dizi olurdu. Zaten yerli dizilerde gerçek anne ve babası sonradan ortaya çıkan epey çocuk var. Hele ki aile zenginse karanlık geçmişleri yüzünden başları beladan kurtulmuyor. Varlık içinde kepazelik!


Yarım saat kadar arayıp taradım. Notlardan pek bir şey çıkmayacağını anlayınca eskilerin de uyguladığı bir yönteme başvurmaya karar verdim: Öykü avcılığı. Değişik ortamlarda konuşulanları, gözlem ve izlenimleri not alıp öykü malzemesi olarak kullanmak. Daha önce de pek çok kez denemiş, verim almıştım. 


Eskiden bu işi yapmak çok güçmüş tabii. Not defterine bir şeyler kaydederken çevredeki insanların dikkatleri çekilebilirmiş. Böyle olunca da doğallık bozulurmuş. Dayak yemeye kadar gidebilecek olayların içine düşülebilirmiş. 


Günümüzdeyse bu işler artık cep telefonuyla yapılıyor. Herkes herkesle, her yerde ve her an cep telefonunda yazıştığı için kimin, neyi, ne amaçla yazdığını merak eden yok. Dahası, yazışma çağında ortalık yerde telefona bir şeyler yazmak artık çok sıradan bir eylem. 


Toplu taşımada, kafelerde, parklarda falan birileriyle konuşurken yakınınızda bir yerlerde telefonuna harıl harıl bir şeyler yazan birini görürseniz siz yine de ne konuştuğunuza dikkat edin. Bir öykü avcısı telefonda yazışıyor gibi yapıp sizin konuşmalarınızı kaydediyor olabilir. Yarın öbür gün kendinizi bir öykü kahramanı olarak bulabilirsiniz. Öyküdeki olaylar güzelse ne âlâ! Bir de kötüyse… Ya da siz bir oyun oynayın. Alakasız, abartılı, saçma sapan şeyler anlatın. Akıl almaz bir konu verin öykü avcısına. Kurgu için uğraşsın dursun. 


Av için dışarı çıkmaya hazırlandığım sırada telefon çaldı. Arayan sabahki elemandı. Ne yaptığımı sordu. Önce elemanı bir güzel payladım. “Bana ne kızıyorsun abi! Tepedekiler sıkıştırıyor, ben de seni arıyorum.” deyince kendime hakim olabildim. “Öykü avına çıkıyorum.” dedim. “Yine mi abi ya!” dedi. Nereye gittiğimi sordu. “Önce merkezdeki parkta dolanırım, sonra sahile inerim, sonra da kafelerde takılırım, bakarım işte!” dedim. Telefonu kapatıp evden çıktım.


Otobüs durağında beklerken üniversite öğrencisi olduğunu anladığım iki genç derslerden söz ediyordu. Kulak kabarttım. Fotokopi muhabbeti… Ders notlarını aldın mı verdin mi… 


Üniversite yıllarında fotokopi okumaktan renk körü olacaktım neredeyse. Tekdüze bir rengi olurdu o kağıtların. O siyah neydi öyle ya! Garip melez bir renk. Kağıdın beyazlığını da koyulaştırırdı. Grili karalı bir denizde batıp batıp çıkardım. Kokusu hâlâ burnumdadır.


Otobüse bindim, ortalardaki bir koltuğa oturdum. Telefon elimde, radarım açıktı. Tek tük konuşan oldu. Biri müşteri temsilcisiyle görüştü. Kredi kartı, faiz, taksit lafları geçti. Adamın kulağını telefondan kurtarması iki dakikasını aldı.


Otobüste bir şey çıkmamıştı. Park durağında indim. Demir oturakta oturan genç bir kadın telefonla konuşuyordu. Sinirli bir hali vardı. Otobüs bekliyormuş gibi yapıp dinledim. 


“Evet, annen! Ne yaptığını bal gibi biliyorsun! Evet! Hayır! Sen karşı çıkmadın, bir tepki bile vermedin. Açıkça beni yok saydı, sense hiçbir şey demedin. Yeter artık, konuşmak istemiyorum! Bilmiyorum, bir şeylerin eşiğindeyim, bilesin, kapı açılınca sen de ben de göreceğiz, bana da sürpriz olacak, sana kötü sürpriz olacağı kesin. Hayır, sen öyle san! Otobüs geldi, kapatıyorum.”


Otobüs gelmemiş ama kadına gelenler gelmişti. Gelin-kayınvalide mücadelesi ve Araf’a sürgün düşen erkek. Buradan da bir şey çıkmazdı. Tüm çiftlerin illaki yaşadığı/yaşayacağı bu sıkıcı olayı yine onlara mı anlatacaktık? 


Ağır ağır yürüdüm, parka girdim. Öykü avı için en uygun yerlerden biri de parklardır. Banklarda oturup konuşanları dinlemek kolaydır. Avlanma içgüdüsünün yönlendirmesiyle dolanmaya başladım. 


Bir bankın ucuna oturmuş, telefonla konuşan bir adam gördüm. Sağa sola bakınarak yanaştım, bankın ucuna oturdum. Yorulup oturduğumu düşünsün diye dizlerimi ovaladım. Telefonu elime aldım, kulaklığı taktım, beklemeye geçtim. Müzik dinliyor numarası yapmak iyidir. Karşı taraf sizin onu duymayacağınızı sanır. 


Adam sağımda oturuyor, sağa doğru bakıyordu. Telefon sol elindeydi. Başta beni fark etmemiş gibiydi, sonra dönüp şöyle bir baktı ve tekrar başını çevirdi. 


“Canım, beni anlamıyorsun. Hayır, öyle demek istemedim. Bu konuda anlayamıyorsun, diyorum. Hayır ama! Bak, bunu şimdi söylersem her şey mahvolur. Bu kadar yol aldık, son anda her şeyi berbat etmeyelim, biraz daha sabır. Tamam, anlıyorum da… Son dakikaya önde giren futbol takımı gereksiz bir atak yapar ve golü yer. Böyle mi olsun? Yine mi futbol? Benzetme yapıyorum ya! Bak… Bir saniye…”


Adam varlığımdan rahatsız olmuştu sanırım. Yerinden kalktı, ilerlemeye başladı. Arayı biraz açtıktan sonra konuşmasına devam etti.


Hah, anlamadık sanki! Aldatan erkek yasak aşkıyla tartışıyor. Sevgilisi kaçak göçek ilişkiden bıkmış. Adamın boşanmasını ve kendisiyle evlenmesini istiyor. Adam da doğru bir zaman olmadığını anlatmaya çalışıyor. Orta sahada top çevirip zamana oynuyor. Peh, ne sıkıcı bir öykü!


Gölet tarafına doğru yürüdüm. Kıyı boyunca banklarda oturanların yakınlarından geçtim. Ya tek başlarına oturuyorlardı ya da birlikte oturanlar susuyordu. Bu ne durgun yaşam tarzı ya! Öldünüz mü? Canlanın o halde! Bana konu verin konu! 


Yaşlıca bir çiftin hararetle konuştuklarını görünce avıma sinsice yaklaştım. Yanlarındaki bank boştu. Yavaş yavaş ilerleyip banka kuruldum, sigara yaktım. Telefon elimde gölete bakarak sigara tüttürmeye başladım. Arada çaktırmadan onlara bakıyordum. Yaşlı adam asık suratla bir şeyler anlatıyordu. Yaşlı kadın dinliyor, arada lafa giriyor, bazen de sakinleştirici sözler geveliyordu.


“Bak, kesin olarak söylüyorum. Benden habersiz görüşürsen beni ezip geçmiş olursun. Bunca yıllık kocanım. Birbirimize karşı saygısızlık etmedik hiç. Bazı hatalarımız ve sorunlarımız oldu, saygı ve sevgi çerçevesinde hallettik hepsini. Bu güveni yanlış bir hareketinle yıkma sakın! Beni ezip geçen kızım da olsa tanımam! Seni de tanımam! Hayır, hayır! Bunca yıllık babasına tercih ettiği o yeni yetme adam yardım etsin bundan sonra ona. Aynı kağıda imza atmanın her şeye yeteceğini sanmaya devam etsin hanımefendi.”


Öf be amca! Yine mi?  Onaylanmayan evlilik, hazımsız ve öfkeli baba ile evladına kıyamayan anne. Yahu arkadaş, doğmadan önce ortak bir senaryoya imza mı atıyor çoğunluk? Niye aynı şeyleri yaşayıp duruyorsunuz? Biraz farklı, uçuk kaçık, ne bileyim, felsefi, çok katmanlı, aksiyon dolu şeyler yaşayın ya! İşimizi kolaylaştırın.


Hadi amca, hadi! Torun haberini alınca “İstemem, yan cebime koy.” dersin. En geç de torununun ilk doğum gününde kızının evindesin. Aman da kızımın dedesi mi gelmiş! Ona hediye mi getirmiş! Ay, ay, ay! Gülümseyin, çekiyorum!


Çitalarla ilgili belgeselde geçiyordu. Biz genelde avlarını yakalarken çekilen görüntüleri izlediğimizden çitaların hep başarıya ulaştığını sanıyoruz ama gerçekte hiç de öyle değilmiş. Arkadan koşup geldikleri ve yüksek enerji sarf edip çabuk yoruldukları için avlarını yakalayamama oranı tahmin edilenden yüksekmiş. Eh, bizde de durum böyleydi galiba. Umutsuzluğa düşmek için erkendi ama! O av öyle ya da böyle yakalanacaktı. Belgesel izlemenin yararları…


Kalktım, yürüdüm. Göletin çevresinde tam tur atıp parktan çıkmaya karar verdim. Sonra sahile inecek, yeni av sahamda neler olduğuna bakacaktım.


Göletin çevresini tamamlamak üzereydim ki yanımdan genç bir kız geçti. Hızlı ve derin soluk alıp veriyor, telefonun ucundakine hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu:


“Tamam, nihayet onları atlattım. Evet, eminim. İyiyim, merak etme! Parktayım şu an. Çarşı tarafındaki çıkışa doğru yürüyorum. Tamam, kafede buluşuruz. Hayır, binemem. Az önce baktım, cüzdanımı almamışım. Telaştan öbür çantamı almışım işte. Bilmiyorum. Ne yapacağımızı orada sakin kafayla konuşuruz. Tamam, merak etme! Ben de seni seviyorum. Görüşürüz canım, öpüyorum.”


Bingo! Avımı bulmuştum. Deneyimlerime göre kesin iyi bir konu verecekti bana. Kafede buluşacağı kişiye olayı daha ayrıntılı anlatacaktı. Takip, kaçmak, birilerini atlatmak, gizlilik, sevgililik… Ciddi bir olay vardı ortada. Evet! Oltaya gel bebek!


Çok dikkatli olmalıydım. Kendisini takip edenlerden kurtulmuş biri yine de temkinli davranıp arkasını kontrol ederdi. Bu da takip sırasında beni fark etmesine yol açabilirdi. Çaktırmamak için uzaktan izlemeli, kuşku uyandıracak en küçük bir hata yapmamalıydım.


Kız hızlı adımlarla ilerliyor, arada sırada başını çevirip arkasına bakıyordu. Paraleldeki koşu yoluna geçmiş, çaprazdan izliyordum. Üzerimde spor giysileri vardı. Hafif koşu numarası yapacaktım. 


Kızın arayı biraz açmasını bekledim. Kapüşonu kaldırdım, hafif tempoda koşmaya başladım. Ara kapanınca yürüyüş moduna geçtim. Sonra yine koşu…


Parkın çıkışına yaklaşmıştık. Kalabalık artmıştı. Üstümdeki giysi ters yüz edilebilir türdendi. Ağaçların arkasından geçerken giysiyi hızla ters yüz ettim. İç cebimdeki güneş gözlüğünü çıkarıp taktım. 


Kız parkın kapısından çıkarken arkasına bu kez uzunca baktı. Görüş açısında değildim artık. Neredeyse paralelindeydim. 


Trafik ışıklarında beklerken arkasına bakmadı. Artık takip edilmediğinden emindi sanırım. Yeşil ışık yanınca normal hızla karşıya geçti. Saç biçimi ve rengi, giysileri, yürüyüş biçimi artık ezberimdeydi. Kalabalığa rağmen onu kaybetmezdim. 


Geniş kaldırımlı caddede on beş-yirmi metre mesafeyle yürüyorduk. Bir kez daha arkasına dönüp şöyle bir bakmıştı. Usta bir izleyiciydim ama elbette fark edilmez değildim. İç cebimde katlanmış halde duran beysbol şapkasını çıkarıp taktım, güneş gözlüğünü cebime koydum. 


Ana caddeyi dikey kesen diğer caddeye döndü. Üç-dört dakika sonra telefonu çaldı. Adımları yavaşladı, sonra durdu. Yavaş yavaş yaklaştım. Bir dükkanın vitrinine bakıp bekledim. Vitrin camının yansımasında kızı izlemeyi sürdürdüm. Gelip geçenlerin konuşmaları kızın konuşmasına karışıyordu. Ne dediğini anlamakta zorlanıyordum. Konuşmanın bazı yerlerini kaçırdım. Sanırım aynı kişiyle konuşmuştu. Nerede olduğunu söyleyip telefonu kapadı ve yürümeye devam etti.


Caddedeki kalabalık seyrelir gibi olunca arayı açtım. Biraz daha yürüdükten sonra sağdaki bir sokağa saptı. Daha tenha olan bu sokakta işim zorlaşacaktı. Hemen karşı kaldırıma geçtim. Böyle durumlardaki tek çözüm buydu. Fark edilmezdiniz ama bir konuşma olursa da duyamazdınız.


Çok az daha yürüdükten sonra benim tarafımdaki kaldırma geçti. Biraz daha ilerleyip soldaki sokağa saptı. Artık işim iyice zorlaşmıştı. Her dönüşte sokaklar daralmış ve iyice tenhalaşmıştı. Uzaktan izlemekten başka çare yoktu.


Biraz bekledikten sonra sokağa daldım. İleride normal hızda yürüyordu. Uzun bir sokaktı. Birçok kafenin bulunduğu başka bir caddeye açılıyordu. Gideceği mekanın o caddede olmasını umuyordum. 


Düz devam edeceğini düşünürken birden sağdaki başka bir sokağa girdiğini gördüm. Görüşümden çıkmıştı. Adımlarımı hızlandırdım. Kalbim gümgür gümbür atıyor, kulaklarımda davullar çalınıyordu. 


Son telefon görüşmesinde buluşma yerini değiştirmiş olabilirlerdi. Tam duyamamıştım sonuçta. Bir eve girerse av başarısızlıkla sonuçlanırdı. Avını yakalayamayacağını anlayıp yavaşlayan çita görüntüsü canlandı gözümde. Hadi ama çita, çok koştun, az kaldı, bırakma!


Hızla sokağın köşesine geldim, birkaç saniye bekledim, sonra yavaş adımlarla sokağa girdim ve gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Kız sokağın ortasındaydı, onun da önünde yolunu kesmiş üç adam vardı. Yüksek sesle konuşuyorlardı. Daha dikkatli bakınca üçünün de genç olduğunu fark ettim. 


Kız, “Gelmeyeceğim. Bırakın peşimi. Çekilin önümden. Yoksa ‘Bu üçü de beni taciz ediyor!’ diye bağırır, sokağı ayağa kaldırırım.” dedi. Ortadaki genç, “Saçmalamayı kes! Sakin ol. Gel şu meseleyi düzgünce konuşalım, güzellikle halledelim. Bizi zorlama, eve dön!” diye karşılık verdi. 


Üç genç sakinliklerini korumaya çalışır gibiydiler. Kızla aralarında beş-altı metre vardı. İsteseler kolaylıkla yakalayabilirlerdi ama kızın tehdidini ciddiye almış olmalıydılar. Rezalet çıksın istemiyorlardı sanırım.


Korkmuştum. Yüzüm yanıyor, boğazım burkuluyordu. Olayın böyle bir noktaya gelebileceğini düşünmemiştim. Kafeye gidip yakın bir masaya oturup konuşmaları kaydetmekti amacım. Oysa şu an çok tehlikeli boyutlara varabilecek bir olayın hemen ardında, olan biteni tedirginlikle izliyordum. 


Kız “Yaklaşmayın!” diyerek geri geri adımlıyor, gençler avlarını ürkütmemek için küçük adımlarla ilerliyorlardı. 


Sokağın başında öylece kalakalmıştım. Kolay kolay böyle donup kalmazdım, çabuk çözüm üretirdim fakat ilk kez bir takibim böyle bir yere varmıştı. Ne yapacağımı bilmez haldeydim. 


Kız ani bir hareketle geri dönüp koşmaya başladı. Gençler ise koşmak yerine normal adımlamaya devam ettiler. Kız bana doğru geliyordu, bense sokak lambası misali yere çakılı kalmıştım. Kız beni görünce gülümsedi, “Nihayet geldin sevgilim!” diyerek boynuma atıldı. Elini elime kenetleyip gençlere doğru döndü. 


Neye şaşıracağıma şaşırmış halde put gibi duruyordum. Elimi sıkı sıkı tutan bir kız, üzerimize kararlı adımlarla gelmekte olan üç öfkeli genç…


“Ne yapıyorsun sen?” demeye kalmadan kız bağırmaya başladı: “İşte sevdiğim adam! Görün, duyun, bilin! Bırakın peşimizi! Yoksa polis çağırırız.”


Bir bilgisayar oyununda olmalıydım. Beni hareket ettirmesi gereken kullanıcı hiçbir şey yapmıyordu. Beni gözden çıkarmıştı anlaşılan. Mal gibi duruyordum ortada. Acayip bir olayın merkezine sabitlenmiş, başıma gelecekleri bekliyordum. Gençler nefret dolu bakışlarla üzerimize üzerimize geliyordu ama bir türlü bize ulaşamıyorlardı. Aramızdaki mesafe esneyip uzuyordu sanki. Zaman yavaşlamış gibiydi.


Bu garip uyuşma ve kararsızlık halinden sert bir sıçrayışla uyandım. Elimi kızın elinden kurtarmak için çektim ama başaramadım. Bana dönüp fısıltıyla “O kadar takip ettin beni. En azından şu zor ânımda yanımda ol, oyunumu sürdürmemde bana yardım et, sonra defolur gidersin.” dedi. 


Şaşkınlık ve gerginlikten midem bulanmaya başlamıştı. Gözlerim irileşmişti, yerlerinden fırlayıp çıkacak gibiydi. Dilim tutulmuştu, bir ağzım olduğunu unutmuştum. Yerinden ok gibi fırlayan çitanın görüntüsü gelip geçti gözlerimin önünden. Elimi sert bir hareketle kurtarıp gerisin geri koşmaya başladım. 


Gençler bağıra çağıra peşimden koşturuyorlardı. Onlar “Yakalayın şerefsizi, adi ırz düşmanı, namussuz…” diye bağırdıkça hızımı daha da artırdım. Enerjimi erken tüketince ne olacaktı peki? Yavaşlayan çita görüntüsü kalbime ateş saldı, daha da hızlandım.


Bir sokaktan çıkıp öbürüne daldım. Birilerinden yardım istemek için durmam gerekiyordu fakat o an durmak çok kötü bir fikir gibi göründü. Derdimi anlatana kadar yere indirirlerdi beni. Bu gözü dönmüşlerden beni kim koruyabilecekti? Hele ki insanların sokaktaki tartışma ve kavgalara müdahale etmekten korktukları bir devirde. 


Köşeyi döner dönmez bir marketin önündeki cipslere çarptım, hepsi yere döküldü. Başka bir köşeyi dönmüştüm ki manavın önündeki elma tezgahını devirdim, elmalar yola saçıldı. Bağrışmalar oldu. Bu film klişelerinden nasıl kurtulacaktım?


Arkama bakmadan koşuyordum. Topuk sesleri beni kovalamayı sürdürüyordu. Soluğum boğazımı yakıyor, gücüm azalıyordu. Yavaşlamaya başlamıştım. Arkamdakiler de benimle aynı durumda olsa gerekti çünkü bir türlü yakalanamıyordum. Başarısız olduklarını anlayıp yavaşlamalarını, avlarının peşini bırakmalarını umuyordum. 


Cesaret bulup bir anlığına arkama baktım, ikisi peşimdeydi. Üçüncüsü neredeydi? Önümü kesmek için başka bir sokağa mı dalmıştı? 


Başka bir köşeyi dönmüştüm ki bir yapının alt katına doğru inen basamakları gördüm. Düşünmeden aşağı indim, kapıyı ittim. Şanslıydım, kapı açıldı, içeri girdim, kapıyı hızla kapayıp sürgüledim. Soluk soluğa beklemeye başladım. Ses çıkmasın diye ağzımı kapadım ama ateş gibi yanan soluğum parmaklarımın arasından fışkırdı. Bu kez iki avucumla kapadım.


Gürültülü topuk sesleri tepemden geçip gitti. Bir iki bağırış ve homurdanma duydum. Kısa bir süre sonra bağırtılar da uzaklaşıp kayboldu.


Eski bir apartmanın kömürlüğündeydim. Kapının arkasında yere çöktüm. Göğsüm balon gibi şişip iniyordu. Başıma gelenlere inanamıyordum. Kızı izlemeye başladığım andan itibaren yaşananları gözümün önünden geçirdim. Nerede hata yapmıştım? Kız onu izlediğimi nasıl anlamıştı? Anlaması imkansızdı oysa. Yolu kesen üç kişi kimdi? Nereden çıkmışlardı? Üçüncüsü kızın peşinden mi gitmişti? Kız nerede, ne haldeydi? Kendisini kurtarıp kafeye gitmiş ve sevgilisiyle mi buluşmuştu? Beni bu vahşilerin önüne yem olarak mı atmıştı? 


Kalp atışlarım ve soluk alıp verişlerim düzene girince korkunun yerini öfke aldı. Tongaya düşmeyi yediremiyordum kendime. Zihnimi saçma sapan düşüncelerden uzaklaştırıp bu iğrenç durumdan kurtulmanın yolunu aradım. Yaklaşık yarım saattir kömürlükteydim. Burada birine yakalanmak da vardı işin ucunda. Çifte rezalet…


Polisi aramayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Kız onu izlediğimi biliyordu. Bir sürü sorgu sualle uğraşacak halim yoktu. Resmi tutanaklarda adım geçsin istemiyordum. Hiçbir şeye bulaşmadan sıyrılıp kaybolmak istiyordum.


Giysimi ters yüz ettim, şapkamı cebime koydum, güneş gözlüğünü taktım. Saçımı öne taradım. Kapıyı yavaşça araladım. Başımı çıkarıp sağa sola baktım. Kimseler yoktu. Yavaşça basamakları çıktım, köşede durup diğer sokağı gözetledim. Hızlı adımlarla ilerleyip oradan uzaklaştım.


Caddeye kadar arkama baka baka hızlı adımlarla yürüdüm. Takipçilikten takip edilen konumuna düşmek onur kırıcıydı. Rolleri değişmekten hiç hoşlanmamıştım. Caddeye çıkar çıkmaz taksi çevirdim. Eve döndüm. Salona geçip kendimi koltuğa attım. 


Başımı arkaya yatırdım, ellerim yüzümde ağır ağır soluk alıp verdim. Olayın etkisinden kurtulmaya çalışıyordum. Kızın delice hareketleri gözümün önünden gitmiyordu bir türlü. Bu nasıl bir manyaklıktı? 


Bu takip işlerinin bir gün böyle bir rezaletle çakışacağı belliydi. Dergiye öykü yazmak için yola çıkmış, gazetelerin üçüncü sayfasına düşmekten son anda kurtulmuştum.   


Ensem zonkluyor, başım ağrıyordu. Bir şeyler yiyip ilaç içmem gerekiyordu. Ayağa kalktım, elim cebime çarptı. Telefonu çıkardım. Dergideki elemanın dokuz cevapsız aramasını gördüm. Kızı takibe başlayınca telefonu sessize almış, aramaları duymamıştım.


Telefonu tam sehpaya koyacaktım ki yeni arama geldi. Eleman onuncu kez arıyordu. Nezih bir küfür sallayıp telefonu açtım. “Ne var?” dedim. 


“Abi neredesin ya? Kaçtır arıyorum, açmıyorsun. Bir şey oldu sandım, meraktan çatladım.”

“Ölüyordum. Ha, oldu mu şimdi? Ölüyordum ki son anda vazgeçtim!”

“Abi, ne diyorsun ya! Gözden kayboldun bir anda. Aradık, aradık, bulamadık.”

“Ne saçmalıyorsun lan? Ne gözden kaybolması?”

“Abi, bir şey söyleyeceğim ama kızma bak. Ben olay yerindeydim. Uzaktan seni izliyordum. Sonra sen birdenbire…”

“Bir dakika ya! Ne izlemesi? Ne anlatıyorsun sen be? Delirtme adamı!”

“Ya, şey -nasıl anlatsam- biz bir oyun kurduk da! Yani, sen öykü avına çıkıyorum deyince patrona aktardım ben bu durumu. O da bana…”

“Bak oğlum, kafam allak bullak, sinirim tepemde. Ne dediğini anlamıyorum. Bak bu halde beni oraya getirtme! Gelirsem paralarım yeminle! Neler döndüğünü anlat çabuk!”

“Abi, izin vermiyorsun ki anlatayım. Bak, sen bir dakikalığına sus, ben her şeyi tam olarak anlatayım, sonra sen ne istersen söyle. Tamam mı?”

“Öt lan çabuk!”

“Ya abi işte, sen bana telefonda parka gideceğini söyledikten hemen sonra patron seni sordu bana. Ben de durumu anlattım. Sinirli sinirli güldü. Sonra aniden bir fikir attı ortaya. ‘Sen, dedi, tanıdığın birilerini bul, buna bir oyun oynayalım. İllaki zokayı yutar bu. Sonra da olup biteni öykü olarak yazdırırsınız o acemi avcıya. Tam da onun ayarında bir iş.’ dedi.” 

“Ben acemi değilim, bu bir. İkincisi, sizin var ya belanızı…”

“Abi dur lütfen ya, onca şey içinden buna mı takıldın Allah aşkına?”

“Yok kardeşim, buna takılmadım. Sen anlat hele gerisini!”

“Patron öyle deyince ben de mahalleden tanıdık bir kız ve üç erkek ayarladım. Konuyu anlattım, fikir pek hoşlarına gitti. Sonra kızla parka gittik, seni aramaya başladık. Uzaktan görünce de oyuna başladık. İşte kız senin yanından geçerken ilgini çekecek şeyler söyleyecekti. Sen de peşine takılacaktın. Seni o üç arkadaşın beklediği sokağa kadar peşinden sürükleyecekti. Gerisini biliyorsun işte.”

“Neyi biliyorum ulan geri zekalı! Can havliyle deli gibi koştum durdum.”

“Abi, normalde senin yakalanman gerekiyordu. ‘Üç genç adam, illaki yakalar.’ diye düşündük.  Yakalayıp yalandan tehdit edeceklerdi sadece. Sonra ben çıkıp gelecektim zaten, her şeyin oyun olduğunu söyleyecektim ama sende de ne hız varmış abi ya! Çita mısın mübarek?”

“Oyunmuş! Düşsem sakatlansam ne olacaktı mal herif? Araç çarpsa ne olacaktı dingil? Oyununuzun ta…”

“Abi, dedim ya, yakalanacaktın, öyle olacağını düşündük biz. Sonra sen, o kız ve ben üç farklı ağızdan üç bakış açılı bir öykü yazacaktık. Takip edilen, takip eden, takip edeni takip eden… Üç ağızdan anlatılanları birleştirip kurgu yapacaktık. Öykü avına çıkıp kendisi öykü kahramanı olan adam… Deneysel bir iş. Sen seversin abi böyle şeyleri. Yanılıyor muyum? E, ne diyorsun, yazıyor muyuz?”

“Ben senin ve patron bozuntusunun cenaze töreni için uzun bir metin kaleme almayı düşünüyorum. Başyapıt olacak türden. Boş yere hava, su, yemek tüketen asalakların yararlı ölümleri üzerine güzel bir söylev…”

“Abi, yapma ya, kalbimi kırıyorsun valla! Sen bir sakinleş, kafanı topla, düşün söylediklerimi.  Soğuyunca bana hak vereceksin bak kesin. Süper bir yazı olacak. Ha?”

“Tamam kardeşim, ben bir güzellik düşüneceğim. Sen o şirin beynini yorma! Gerisini bana bırak.”

“Abi, alay etme ya! Biraz gerildin, yoruldun ama tüm bunlara değecek inan ki.”

“Hı, hı! Kapatıyorum canım benim! Ben hele bir sakinleşeyim. Hadi yallah!”


Telefonu kapatıp koltuğa çarptım. Koltuğun yastıklarını delicesine yumrukladım. Hızımı alamayıp tekme savurdum. Uzun bir öfke ünlemi patlattım. Hışımla mutfağa geçtim, buzdolabından bira aldım, bir dikişte yarısını içtim. Şişeyi var gücümle duvara çarpacaktım ki kendime engel oldum. Gerisini de bir dikişte içtim. Ardından iki şişe daha içtim. Salona dönüp kendimi yeniden koltuğa attım, uyudum.


Gece yarısına doğru uyandım. Öfkem hâlâ keskindi. Düşündüm, intikam almalıydım. Öyle bir oyun oynamalıydım ki dumura uğramalıydılar. İlk karşılaşmayı sayıyla almışlardı. Rövanşı nakavtla bitirmeliydim. 


Sosyal medyadaki bir sayfa aklıma düştü tam da o anda. Hızır gibi yetişmişti. Anlaşmalı kamera şakası yapan sayko bir ekip vardı. Parasını ödeyip şaka ısmarlıyordunuz, onlar da kurbanlarınıza hiç acımıyorlardı. Rezilliğin boyutuna bile karar verebiliyordunuz. İsterseniz kimliğinizi gizli tutabiliyordunuz. Videoları izlemiştim. İçlerinde “Bu yapılanlar insanlığa sığar mı?” dedirtecek olanlar vardı.


Amacımı anlatacak, şaka ekibiyle anlaşacaktım. Senaryoyu ben yazacaktım. Şaka tarihine geçecek bir olay kurgulayacaktım. Her şey olup bittikten sonra olayı öyküleştirecektim. İsimler gerçek olacaktı. Kim kabul ederse orada yayımlatacaktım. Deneysel iş nasıl olurmuş görecekti o iki kobay faresi!


Kulağımda savaş tamtamları gümbürdüyor, borular uzun uzun uluyordu. Çitanın kulakları kıpırdadı, başı dikleşti, bakışları keskinleşti. 


Şeytanca bir gülümseme kondu dudaklarıma. Sonra da dişlerimi gösterip pis pis sırıttım. Bu kez konu öykü avı değil, av öyküsü olacaktı.