‘Acım, acına eş değil’ dercesine bakıyordu gözlerime. İlk defa sendelemişti.

Yıllarca altında durduğu renkli bir şemsiyeden kafasını çıkarmadan yargı dağıtıyordu.

Yağmuru bilmiyordu, karı bilmiyordu ama her doğal afetin yakın tanığıymış gibi konuşuyordu.

Öyle olur zaten.


Anne-babadan kalma kanatlarla havalanan Sayın İnsan, kendi ayakları üstünde tutunmaya çalışanı aşağılar. Buzda dans.

Öyle olur.


’Vicdan talep ediyorum!’ diye bağırasın gelir.

Tükenmişsin ki o kadar, sesin boğazında yutkunmanı zorlaştırır sadece.

Zihnin iç seslerden patlamak üzereyken dilin kıpırdamaz.

Öyle olur.


Bir direğin ölümünü, bir kadının hayattayken aslında ölü olduğunu… Görmemiş, tatmamış o hissi.

Öfkeden gözleri kan çanağına dönerken çaresiz hissetmemiş.

Yıllardır içinde bir boşluk büyütmemiş.

Öyle olur zaten.

İçinde boşluğu olmayan, dolu dolu konuşur.


Her şeyi yerle bir eden selâdan sonra; dokuz yaşındaki bir kızın olgun insanlar gibi davranıp gülücükler saçmasını sinirden ağlayıp izlememiş.

E tabi hayatı kafasındaki afili şemsiyenin renklerinden ibaret bilmiş.

Bir kavgada kafası asfaltla buluşup göz bebekleri kaymamış yukarı doğru.

Öyle olur.


Kavga nedir bilmez.

Ölüm bilmez.

İçteki doldurulamayan boşluğu bilmez.

Aslında yaşayan ölü bir kadını bilmez.

Çaresizlikle gelen öfke patlamasını bilmez.

Uyuşturulmadan atılan dikişleri bilmez.

Her sabahın beşini bilmez.

Dokuz yaş ne demek bilmez.

Ama Allah’ı var, iyi yargılar.

Ama Allah’ı var, sağlam giydirir.

Ama Allah’ı var…

Ama Allah’ı var.