Bir hamamın duvarına keskince atılan bakışlar ince ayrıntılarda yalnızca tarihin herhangi bir döneminde bir yaşam hatırasının gizlerini içerisinde barındırıyordu. Açlık, sefalet, korku, mutluluk ve aşk başka ne duygu yaşanmış olabilir ki. Yağmur damlalarının dokunduğu her kereste parçasından duyguların izleri dökülüyordu ıslak sokaklar üzerine. Yalnızca tek imge gelir insanın aklına bacası tüten hamamı görünce. Görevini yerine getirmenin haklı gururunu yaşayan tarihi hamam gövdesini sokağa oturtmuş ve yağmurun altında sigarasını tüttürüyor. İki arabanın asla yan yana geçemeyeceği ve geçmiş insanların ileri görüşsüzlüğü mü yoksa bencilliği mi denecek kadar dar yolların kesişiminde kurulu bir hamam. Ölüm gelene kadar devam eden ömrün içerisinde kimi zaman geçmişten beklenmedik bir vizyon. Nedeni bilinmez bilinçaltının değer atfettiği bir yaşanmışlık. Bir yağmur ıslanan içerisinde anlatılan betimlemeleri barındıran bir tarihi hamam dar sokaklar soğuk dükkanın önünde ayakta duran hafif sıkılmış bir çocuğun bakış açısına ait bir izlenim. Günü ayı yılı önemi bilinmez ancak ömrün geçmişe dair sonuna kadar taşıyacağı bir anı gibi durmakta. İçinde duygu barındırmayan belki biraz sıkılganlık bir anı. Çocukluğum dediğinde istemsizce aklında hayalinde bir yerlerde beliren ekranda oynayan görüntüsüz görüntüler. Geçmiş dediğinde bu görüntüler toplamı diye düşündü. İşte dünya tarihi tüm insanlığın kendisinde olduğu gibi sahip oldukları kimsenin göremediği görüntülerin toplamından ibaret değil mi? Oysa hep başka birileri anlatır. Birileri senin hatırında 2 sn olan görüntüleri anlatır anlatır kitaplar dolusu anlatır. Napolyon için Waterloo tarihi hamamı hatırlayan çocuk gibi anlık değil midir? Veya Fatih için İstanbul’ un fethi. Ömür bir an gelir yolun sonunda ama bir kitapta kalan adın ana sığmaz taşar. Diyebilir miyiz o zaman ömür yaşamaktır yalnızca anlar senfonisi.

Herkesin zihni nasıl çalışır dedi elleriyle titrek ama gürültülü ses sahibi kepenk yuvalarını tutarken. Benim armut bildiğim karşımdakine de armut mu gözükür. Yoksa benim etrafımda var olduğunu sandığım şeyler yalnızca beni kandırmak üzere mi kurgulanıyor. Annem babam evimden dışarı adımımı attığımda benim bilmediğim benden gizli bir hayat mı yaşıyorlar. Geri döndüğümde belki de her şey bana göre ayarlanıp, bambaşka kişiliğe bürünüp benim bu şekilde yaşamam için bir yalan uyduruyorlar. Eliyle dudaklarını dişlerine götürürken dudak derilerinin tamamını düşünceler arasında mideye indirmişti. Birden ezan sesi duyuldu yakınlardan. Güneşi daha uzun gölgelere mahkum eden vakit ikindi olmuş, caminin etrafına kurulu çarşının ritüeli gibi yaşlı esnaf koşarcasına ticaretlerini bırakmış merdivenlerden yukarı tırmanmaya başlamışlardı. Herhalde yaşlı esnafa ölüm daha yakın olduğundan namazı cemaatle kılmaları gerekirken, oğulları torunları kendilerinden daha genç olup namazını kılan her kimse iki vakit arasında namaz kılma hakkına sahipti. Belki esnafların arasında yaştan ötürü görülmeyen camii hiyerarşisi budur diye düşündü. Bu kalabalık içinden gelen ezan sesi düşüncelerine durgunluk getirip bir gerçeğin hatırına gelmesine ve tüm düşüncelerden vazgeçmesine sebep oluyordu. Her ne varsa bir gün yok olacaktı. Yok oluş kesinlik içeren mutlak bir gözlem ve şüphelerin sonlandığı bir kavramdı. Bu gerçeklik karşısında neyin ve hangi düşüncenin bir önemi vardı ki. Bu gösterir ki varlıktan ziyade yokluk ötesine önem atfedilmesi daha elzem olmaz mı? Bu ses gereksizliğin değersizliğin sonunda daha değerlinin itibarını gözler önüne seren bir çağrıydı. Mutlaklık buradaydı kurtuluş bu çağrının peşine takılanların olmalıydı. Bu çaba mutlak yok oluştan kurtuluş, tekrardan var olmak kavgasıydı.

‘Kandırıldık 30 sene kandırmış bizi adam’ diye bağırırken yüzünde kocaman beni olan zanaatkar adam, bu çığlığa şahitlik edercesine iki elini yukarıya kaldırdı. Yumruk yaptığı elini hızlı hızlı çivi çakarcasına sallayarak ifadesini tekrar etti. Ezan sesi arasında bağırarak yapılan konuşmalar ara ara kesilmesine karşın vücut şekline bakıldığında muhabbetin hararetli ilerlediği anlaşılıyordu. Kimi zaman gülüşmeler kimi zaman ellerin vücutlara teması ile yapılan onaylamalar eşliğinde devam eden konuşma namaza katılamayan esnaf arasında ilgi odağı haline gelmişti. Kimileri dükkanın kapısından sohbete katılıyor kimisi yalnızca eğlencesinde birilerini kızdırmak peşinde. Bazıları da burnu havada siz nesiniz ki der gibi sohbet edilen konunun uzmanı tavırlarında yalnızca kulak kabartıyor. Ancak düşündüğüne karşı bir şeyler söylediğinde yalnızca yüzünde hafif bir gülümseme ve vücudunda bir titreme oluşuyor. Otuz sene kandırılmak mı? Diye düşündü. Otuz sene bir insan nasıl kandırılabilir? Bu insanın gerçekten enayi olması gerek. Ya da kesinlikle bilerek isteyerek kendisine zorunlu olduğu bir kişiye karşı gelemediğinden kandırılabilir. Nasıl mümkün bu kadar kişinin arasında, şivesi ile birlikte yerel hitabet sanatının en derin ufuklarındaki şahsiyet tavırlı bu zanaatkarın, kandırılabileceğini düşünmek? Hem de otuz sene. Otuz sene kandırılabilecek bir adamın böyle özgüvenle hala konuşabilmesi ise ayrıca bir başka soru işareti değil de nedir ki?

Yeni umutlar, gerçekleşeceği hayal edilen güzellikler, ekonomik kalkınma, özgürlükler. Özgürlükler mi? Bu insanların özgürlüklerle bir alakası yoktu. Her şey konuşuluyor yapılanlar yapılması gerekenler yapılmayanlar. Tüm konuşulanlar ekonomik refaha yönelik temenniler yada kesin bir çalışma sonucu çıkmış politik kararlar tadında. Özgürlükler mi ekonomik kalkınmada bunun ne alakası olabilirdi? Özgürlük bilinçlerde terör olarak karşılık buluyordu. Kim bilir kendilerince haklılık payları vardır. ‘Herkes kendi yaşadığını bilir’ dedi koca benli zanaatkar adam.

Şapka konusunda yapılan şakalar, gülüşmeler konuşmayı takip ediyordu. Otuz sene kandırıldığını iddia eden ile otuz sene kandırıldıklarını anlamayanlar bir arada toplumun özetini sunuyordu. Dünyanın var olduğu andan beri tez ve antitez görünümlü bir şeylerin bir arada çatışması kaçınılmaz olmuştur. Bu düşüncelerle dalgın bir şekilde dururken, şeftali diye başlayıp sonu küfürle biten bir kargaşa çıkmıştı karşı dükkanın içerisinde. Halı satılan dükkanda çalışan kalfanın şeftaliye olan zaafını şaka malzemesi haline getiren esnaf topluluğu artık günün sonu yaklaştıkça kendine uğraş aramaktaydı. Yapılan işler yapılmış satılan şeyler satılmış alınanlar alınmıştı. Bir günün sonuydu artık bu.

İkindi vaktinden akşam vaktine kadar geçecek olan gün dönemi sohbet, şakalaşma, esnaf ziyaretleri ve günün bilançosunu hazırlama şeklinde yapılacak işlemlerden ibaretti.

Dükkanın içindeki konfeksiyon ürünlerinin kokusunu içine çekti. Bu kokuya alışmıştı. Bilinçaltı artık bu kokuya ilişkin bir eşleşme yapmıştı. Yavaş yavaş satılan eşyalar toplanıyordu. Kapanma hazırlıkları devam ederken her yapılan iş sırasında kafasında aynı söz yer işgal ediyordu. ‘Herkes yaşadığını bilir.’ Ne kadar özet bir yandan da anlamsız bir cümle. Söyleyen kişinin ağzından çıkan kelimenin, kelime anlamı dışında, söyleyenin fikir hazinesinde kelimelere atfettiği anlamda önemlidir. Yani anlamlandırma karşılıklı yapılan ve karşılıklı olarak devam edilmesi gereken bir eylemdir. Eskilerin sözü sanki kulağına fısıldandı bu sırada‘ söylediğin karşındakinin anladığı kadardır.’


Yeni bir gün ve yeni açılan dükkanın eski arnavut kaldırım sokaklarına ilk güneş ışıklarının vurması. Ne muazzam bir huzur. Sessizlik, tarihi caminin merdivenlerinden adım adım aşağıya inen güneş ışıkları dükkanın ve tarihin birleşik burna gelen kokusu. Çay ocağından söylenen günün ilk demli çöplü acı bir bardak çayı, yanında birkaç parça peynir ve simit. Arnavut kaldırımında dengesizce duran iskemlenin üzerine oturmak çayını taşların üzerine bırakmak ve simitten bir parça koparmak. Güneş artık biraz daha binaların üzerinde yükselmeye başlamıştı . İnsanın kalabalık içerisinde yalnız kalması ve limitler dahilinde sessizliğin içerisinde etrafı gözlemlemek. İşin olmasına karşın boş oturabilmek, kendi isteğinle bir şeyleri yapma özgürlüğüne sahip olmak ve karnını doyurabilecek günlük yemek. bunlar benim için yeterli diye düşündü. Aslında bu söylenenler tüm insanlığın ortak yeter noktası diye devam etti. Bu yeter noktasını geçen insanlar hem kendi huzurlarını hem de başkalarının yeter noktalarını gasp ettiklerinden başkalarının da huzurlarını yok ediyorlardı. Sonunda yokluğun beklediği varlık yolculuğunda fazla ağırlığa ne gerek vardı? Biriktirilecek hangi ağırlıktan bıkmaz ki insan? Ancak bir yandan da yaşanılan zamanın gerçekliğinde toplumun tümünün yeter noktasına ulaşabilmesi için toplumun gerekli yeter üretim noktasına ulaşması gerekiyordu. Bunun mümkün olması için de birilerinin bireysel yeter noktasını aşması ve birikim yapmasının zorunluluğu tarih denilen yazılı süreçte belirtilen bir gerçeklikti. Varlığının zorunlu sonucu olarak ikiliğe düştüğünü hissetti. Bir şeyler yaparken ya da yapmazken düşüncelere dalmayı seviyordu. Bu durum belki yaşadığı anın huzurundan belki kaygısından belki de telaşından kaynaklanıyordu. Ama düşüncelere daldığı zamanlar ki çoğunlukla tezi ortaya koyarken yanında antitezini de düşünmeyi yeğlerdi. Tez antitez bunlar fazlaca akademik kavramlardı. Kendisi yalnızca düşündüğünün karşı görüşünü de birlikte değerlendiriyordu. Ancak bu durum kendisini sürekli bir tarafsızlığa itiyordu. Ya da en doğru anlatımla her şeye haklılık payı veriyordu. Ne düşünüyorsa buna zıt olan ne varsa bu düşünce dahi anlamlı olabiliyordu. Bu da kendisine ileriye atılacak bir adımlık yol imkanı vermiyordu.

Güneşin ilk ışıklarının ısıtan sıcaklığının bir gölgeyle kapatıldığını hissetti. Bu his düşüncelerine ara verdirmişti. Gölgeye eşlik eden taşların üzerinde bulunan çayı titreten bir baston sesi duyuldu. Başını kaldırdığında

kel kafası, bükülmüş beli ve yaşlılıktan içine çökmüş gözleri ile elindeki bastonu arnavut kaldırımına sertçe vuran bir adam görmüştü. Yüzünü kaldırdığında dudaklarında tebessüm belirmişti. Bu Yusuf dayı denilen bir meczup denilebilecek bir o kadar da saflığının ileri düzeyde olmasından ötürü kötülük denilen hiçbir sıfatın kendisine yakışmadığı sarılıp varlığına dualar edeceğin bir adamdı. Yan dükkan sahibinin meczup kardeşi Yusuf Dayı. Her sabah bu saatlerde gelir öğleye kadar dükkan etraflarında oturur sonra kendisini bekleyenleri olduğu kaygısıyla veya öğretilmişliği sebebiyle akşam olmadan evin yolunu tutardı. Yusuf Dayı neşe, şans, sorgulama duygularını bir arada hissettiğin bir kişiydi. Bastonunu hızlıca birkaç kere yere vurdu. Kafasına vururcasına tutamacından eline alıp bastonunu yukarı kaldırdı şivenin ve ağzındaki dişlerin azizliğinden belli belirsiz bir şekilde;

‘Hani bana kadın bulacaktın?’ Dedi

‘Arıyorum sana çok güzel bir kadın bulacağım.’ Dedi tebessüm ederek.

‘Acele et habu hacının haberi olmasın.’ Bastonunu yan dükkandaki abisini kastedercesine sallayarak devam etti ‘Senin hacı bulamadı. Bakalım sen napacan.’ duraksayarak bir süre daha bakmaya devam etti. Sonra bastonunu yere vura vura yandaki dükkana doğru gitti.

Yusuf Dayı bu çarşının bir nevi maskotuydu. Yıllardır kar kış demeden evinden dükkana gider gelir. Evlenme hayaliyle yanıp tutuşan, varlığında var olanların en temiz duygularını barındıran bir meczuptu.

Yine arkasından baka kalmıştı. Varoluş bir yüce yaratıcı armağanı olarak öğretilmişti kendisine. En yüce yaratıcı topraktan en yüce varlığı yaratmıştı. Adam ile Havva'dan türeyen insan. Hayatın amacı yalnızca bir imtihan alanında türlü türlü etaplarla yüce yaratığını test etmek. Bunun için kocaman bir evren tasarlanmış ve açıkçası masraftan kaçılmamış. Sonunda ödüllendirme ve cezanın olacağı bir başka varoluş devamı. İmtihanın yapılması için gereken tek şart akıl sahibi olmak. Şunu da unutmamak gerekir ki akıl, insanları diğer hayvan nebatattan ayıran en asli unsur. Ama bu asli unsurun bir kişide var olması kendisinin teste tabi tutulması için yeterli. Aklın olmaması imtihanın olduğu bu yaşam boyunca baştan torpilli olmaktan başka nedir ki? Bu söylediğinde akılsız olmanın ne kadar gülünç ne kadar kötü bir şey olduğundan bahsederek verilen akıl ödülünün mükafat olduğundan dem vurulur. Sonlu yaşamın sonsuz yaşama görece daha kısa olması mantıki olarak daha uzun olan şeye yatırım yapılması gerektiği sonucunu çıkarmaktadır. Madem sonlu yaşama çok kapılmamalı ve ölüm sonrası yaşama odaklanılacaksa sonlu yaşamda verilen aklın mükafat olarak değerlendirilmesi ne kadar doğrudur. Aklın olmaması imtihan sürecinde sınav sahibinin baştan vermiş olduğu diploma değil midir? Bu durumda Yusuf Dayı doğuştan kazanan değil de nedir ki?


Elinde bir poşetle tekerlekli sandalyesinde oturan bir adamla, sandalyeyi kullanan bir kadın dükkandan içeri girdiler. Adam epey bir yaşlanmış cildi buruşmuş ve hastalığından kaynaklı olsa gerek bitkin bir haldeydi. Kadında başını bağladığı eşarbının ucunu ağzına kapatarak boğuk bir sesle iç çamaşırı aradıklarını ve aradıkları çamaşırlarının özelliklerini anlattı. Adamın elinde adı görülmeyen bir kitap üzerinde kara kaplı bir defter vardı. Masanın üzerine doğru adam defteri uzatmaya çalıştı. Adama yardım etmek için eliyle deftere doğru uzandı. Cılız bir sesle yardım topladığını ameliyat olması gerektiğini defterin içerisinde raporların ve hastalığa ilişkin bilgiler yer aldığını anlattı. Müşteriye gösterilmek üzere açılan iç çamaşırları üzerinde duran defter yapraklarında rapor başlıklı yazılar ve başka türlü altlarında kallavi bir insana ait olduğu anlaşılan imzaların bulunduğu yazılar vardı. Defterin üzerinde bulunan bu yazılara bakıyor okuyor gibi yapıyordu ama hiçbir şey anlamıyordu. Defterde yazılanları okuduğu yoktu. O muhteşem çelişki anı gelmişti. Soğuk terler hafif hafif boşalmaya başlamıştı ensesinden. Ne diyebilirdiki? Bu anlarda gibi yapmaktır kurtarıcı olan her zaman. Hastalığını anlıyor gibi yapmak acı çektiğini anlıyor gibi yapmak ve okuduğunu anlıyor gibi yapmak. Belki de karşısındaki de bu gibi yapmak üzerinde psikolojik bir taarruz hamlesi ile kazanmayı hedefliyordur. Çamaşır hediye etmekte akla gelen yöntemdi ancak karşı tarafın tepkisini ölçmek gerekiyordu. Müşteri gibi gelen sonra olayı yardım talebine çeviren müşteriyi ilk kez tecrübe ediyordu. Bu durum karşısında ne yapması gerektiğini okuyor gibi yaparken değerlendiriyordu. Sonunda cami derneğine bu adamı yönlendirerek kendisinin de pek bir yardım yapamayacağını işyerinin sahibi olmadığından dem vurarak adamdan kurtulma yöntemini seçmişti. adam beklediği cevabı almışçasına çamaşırları unutarak kadının yardımıyla dükkanı terk etti. Gidenleri takip ederek bunların her dükkana uğradıklarını kimilerinin terslediklerini kimilerinin üç beş kuruş verdiklerini kimilerinin de cevapsız bir şekilde sanki hiç yokmuşlarcasına kayıtsız kaldıklarını gözlemledi. Muazzam bir cesaret değil miydi birilerinden bir şey istemek ? Ya da bir şeyler istemek zorunda kalmak. Reddedilmek gibi olumsuzluklar üzerine yağmasına rağmen merhameti başkalarında aramak. Acizlik içerisinde kalırken belki de hiçbir ümidin kalmamasına rağmen başkalarından ümit dilenmek. Kendine öğretilen yardıma muhtaca yardım edilmeliydi. Ama yardıma muhtaca yardım her zaman temenni de kalıyordu. Ayrıca yardıma muhtacı kim belirleyecek. Bunun bir göstergesi falan var mıydı? Yardıma muhtacın kim olduğunu yardım dileyenin yardıma muhtaç olup olmadığını veya gerçek ihtiyaç sahiplerini nasıl belirleyeceğiz? Bu imtihan dünyası olarak tasavvur edilen hayatta bu çelişki de kimin imtihanı bu durum? Kandırılmak mı kanmak mı? Belki bir gözyaşı silinecek belki de bir kahkaha atılacak enayiler diye başlayan güzellemelere eşlik ederken. Bu çelişkiler kayıtsızlığa hareketsizliğe sebep oluyor bireyin davranışlarında. Yavaş yavaş topluma sirayet ediyor. Çare bulunmayan dertler dermansız kalırken, sömürü isteğinde olanlarda hazinelerinde Karun misali yaşama müptela oluyorlar. İmtihan nerde başlıyor nerde bitiyor cevabına kocaman bir sessizlik eşlik ediyor ancak.