ne zaman kalbin kırığından söz açsam laf dönüp dolaşıp geliyor sana. geçtiğimiz ayların hangisini daha fazla sevmesem bilemiyorum. içimde bir yazma dürtüsü durmadan itiyor. sanıyorum ki elim kaleme gidince iyileşiyorum. ya da iyileştiğini sanmak gibi duruyorum. (duruluyorum) rastgele çıktığım sokaktan yine rastgele ellerine sığınıyorum. kendi sığınağımdan çıktığımdan beri sekiz yaşımı tekrarlıyorum. soyut cümleleri yutup somutları yaftalıyorum. dönüp kızdığım ne varsa kendim oluyorum. kendi kırığımı yine kendi elimle kırıyorum. en çok kendime kırılıyorum. en haklı kavgamın sabahına yine mağlup uyanıyorum. bu melankoliyi seviyor muyum, seviyorum. insan kendine de sesine de pek tabiî tahammül eder, biliyorum. kalabalık bir masada, çok olanından kalabalık ama... kimler kimler... eski fotoğrafları çerçeveletmeden seyrediyorum. sevince gözlerine uzun uzun bakamıyorum. seviniyorum. aynaya bakmayı ve dişlerimi fırçalamayı, camı aralamayı ve bardak altlığı kullanmayı, paketteki son sigarayı, içime çekemediğim dumanı ve bir de meylettiğim intiharı. en görünür yerde rafladığım midye kabuklarını... ben neyi bu kadar özlüyorum... kapı komşum tomris ve ben; uzun gecelerde dertleştiğim oğuzcuğum atay ve belki duvara bardak dayayıp bizi gizliden gizliye dinleyen turgut özben, karşı komşum edip cansever... yok daha neler! "bakma bana öyle" diyorum. anlatamam. anlar zaten. bu uzun, bu uykusuz akşamın sonunda masada ne kaldıysa en çok bana... lafın, sözün, intiharın, kaçışın, rakının, dumanın, gidemeyişin en çoğu sana. gözün aydın hayranım sana! özrümün yanakları kızarık. şimdi yan yana yürüsek dönüp ellerine öyle bakamam biliyorum. kabahatin en büyüğü bana. sen şimdi hangi yastıkta yatıyorsan onda yat, hangi yoldan yürüyorsan ordan yürü ama her telefona çıkışında beni hatırla.