Modernize Edilen Alanlarımızdan Kaçış: Into the Wild


  21. yüzyılda yaşayan bizler, modernize ve sterilize edilmiş güvenli alanlarımızdan ayrılmak istemeyiz. Fakat “Çekip gitmek, uzaklaşmak istiyorum.” Cümlesini sıkça duyar veya söyleriz. Bulunduğu yaşam alanlarından, işlerinden, ebeveynlerinden sıyrılıp kendiyle baş başa kalma isteği bu yüzyılın insanlarında sık sık görülür. Toplum ve otorite niteliğindeki belirli karar mekanizmaları insanı benliğinden uzaklaştırır. Kimlik sorunu yaşayan birey, katlanmak zorunda olduğu her şeye (okul, iş) buhran içinde boyun eğer. Katlanmak zorunda olmadığında ise bu yaşam düzeni ya birey üzerinde büyük bir alışkanlık haline bürünür ya da birey, alışkanlıklarını, düzenini, kısacası zincirlerini kırarak özünü, varlığının sebebini ve ruhunun özgürlüğünü arar. 

  Amerikalı ünlü yönetmen Sean Penn’in bir Edebiyat eserinden uyarladığı (“Into the Wild”- Jon Krakauer) yapıt gerçek bir hikayeden esinlenilerek dünya sinemasına “Into the Wild”(Özgürlük Yolu) adıyla kazandırılmıştır. Film de tam olarak az evvel altını çizdiğimiz toplum ve birey sıkıntılarını, kapital ve modern yaşamdan vahşi doğaya kaçışı anlatır. 


Yola Çıkmak ve Yol

''İki yıl boyunca bu topraklarda dolaşacağım. Telefon yok, havuz yok, beslediğim bir hayvan yok, sigara yok. Sonsuz özgürlük... Ben uçlardayım. Evi yollar olan estetik düşkünü bir gezginim. Şimdi boşa geçen 2 yıldan sonra nihai ve en büyük macera başlıyor. İçimdeki günahkar tarafı öldürüp ruhani değişim yolculuğunu zafer içinde tamamlama arasındaki savaş. Artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecek ve doğada kaybolmak için bu topraklarda yürüyecek.” 

-Christopher McCandless[1]

  McCandless, varlıklı bir ailenin çocuğudur. Başarılı bir öğrenci olan McCandless okul hayatını ve sosyal hayatını ebeveynlerinin istediği gibi yaşamış ve derece ile mezun olmuştur. Yani artık bir sorumluluğu veya zorunluluğu bulunmamaktadır.

  Bireysel hesabında 25.000 Dolar bulunan McCandless bu parayı hayır amaçlı bağışlar. Kendi hakkındaki tüm kimlikleri (okul, ehliyet, vatandaşlık) yakar, yok eder. Yani bir nevi medeni toplum ve düzenin ona sunduklarını reddederek, varlık felsefesi janrına göre düşünecek olursak, kendini yaratma, benliğinin özüne gitmek ve onu aramak için vahşi yaşamı, doğayı kendi evi belleyerek “medeni evinden” ayrılır.

  Alaska’da terk edilmiş bir minibüs içerisinde, yaban hayatının ortasında yaşamaya başlayan Christopher McCandless, burada özgür ve mutludur. Çünkü McCandless mutluluğun eşyada saklı olmadığını, bunun bir medeniyet yalanı olduğunu idrak edecek yetkinliktedir. Christopher’e göre; mutluluk ve özgürlük, eşyadan veya başkalarından ziyade, yalnızlık ve yalnızlığın getirdiği bağımsızlık sonucu ulaşılabilecek bir hissiyattır. Filmin bu noktada önerisi oldukça nettir: Bağımsızlık; sadece insandan, toplumdan değil maddeden de ‘bağımsızlık’ olabilmelidir. Burada akla ABD'li düşünür ve aktivist Henry David Thoreau gelir… İnsanın, vazgeçebildiği eşya oranında “zengin” olduğunu kaydeden Thoreau, hayatın özümsenmesi ve bilinç ile ilgili şunları söyler: “Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için...”[2]


Mülkiyet ve Öteki

  İnsanın insanla olan varlık yarışı ve mülkiyet kavramının mevcut kapital ve modern toplum düzeninde yarış içine sokulduğu yadsınamaz bir gerçektir. İnsanlar büyümeye, okumaya, çalışmaya, evlenmeye ve sağlık problemi yoksa çocuk sahibi olmaya, eğer sağlık problemi varsa da çözüm bulup (tedavi, tüp bebek vb.) çocuk sahibi olmaya yönelik bir sarsılmaz düzen içine girmişlerdir. Bu düzene karşı çıkanlar (marjinaller) ise toplum tarafından dışlanır ve anlaşılmaz olarak nitelenirler. İnsanların kendisi gibi olmayanlara karşı tutumunu akılcılık felsefesi şöyle açıklar:

  Akılcılık her şeyi aklî olan ve olmayan olarak ayırırken kendi sınırları dışında kalanı farklı öznelikler olarak üretir. Böylece “normal” olan; “anormal”, “tuhaf”, “farklı” olarak yeniden üretilir. Ve bunun sonucu olarak yaşam içerisinde herkes gibi davranmayan, tek tip olarak var olamayan dışlanır.[3]

  Buna birkaç sahne üzerinden örnek vermek gerekirse, McCandless’ın çıktığı yolda karşılaştığı insanlar onun neden burada olduğunu veya amacının ne olduğunu, planının ne olduğunu sorduklarında McCandless çoğunlukla gülümser. Bu durum ise insanların yaşam düzenlerinin plan ve programlar üzerine kurulduğunu ve “yaşam” denilen, insanın kendisine, kendi mutluluğuna çabalaması isteğinden bihaber olduğunu veyahut unuttuklarını gözler önüne serer. 

  Mülkiyet kavramı salt toplum için daima mühimdir. Bu arzu bazen bir ev, araba iken bazen bir cep telefonu ya da yemeyi çok arzuladığın bir yemek kadar küçük boyutlara tekabül edebilir. McCandless, mülkiyet kavramını reddeden, bu kavramın boyunduruğunda yaşamayı benliği için doğru görmeyen bir noktadadır. İmkanlarından vazgeçip bedenini ve kendini dünyevi olan her şeyden sıyıran (telefon, para) McCandless bu söylediklerimizi film içinde gördüğümüz objeyi, maddeyi feda edişleriyle pekiştirmiş oluyor diyebiliriz.

  Mülkiyet kavramına ünlü düşünür Prodhon şöyle yaklaşmıştır:

  “Mükiyet hırsızlıktır. Çünkü topraklar doğal zenginlik miraslarıdır, insan ürünü değildir ve doğanın insanlara karşılıksız bağışıdır. Fakat topraklar hava, su gibi ele avuca sığmaz olmadığından, bazı insanlar doğanın herkese verdiğini sahiplenip onu bir zenginlik hâline getirmişlerdir.”[4]  

  Prodhon’un da bu yorumuyla toplumun mülk adaletsizliği  ve aslında doğaya meydan okuyor olması hakkında belirli çıkarımlar yapabiliyoruz. 


İnsanın ve Doğanın Özü

  Toplum içinde hiyerarşik düzen vardır. İnsanlar için mevki ve unvan çok önemlidir. Mülk ve mal sahibi olan güçlüdür. Tarihe baktığımızda uluslararası güç sembolü toprak, yani sınır genişliği olmuştur. Veya tüccarlar arasında en güçlü olanı, tarlasını en çok genişletebilmiş veya elindeki malı büyütüp hiyerarşik açıdan kendisinden altta olana satarak mülküne, varlığına varlık katanıdır. Ve insan, varlığı madde üzerinden ölçümlemeye ve bu maddi varlık üzerinden de kendi güçlerini ispatlamak girişiminde ve anlayışında olmuşlardır.

  Yüzyıllar geçse de insanlar için bu durum değişime uğramamıştır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte maddi varlıkların ismi değişmiş fakat manevi boyutu değişmemiştir. Az evvel de belirttiğimiz gibi toplumdaki hiyerarşik düzenin karşısındaki doğanın sonsuz eşitlikçiliği her zaman kutsal ve kudretli olandır. Doğada tüm şartlar eşittir. Yaban hayatın keyfini sürmek kişinin kendi bilek gücü ve cesaretine kalmıştır. Yaşam şartları elbette uygar olan metropol düzenine göre çok düşüktür. Fakat kişinin benliğini araması için (En azından bunu McCandless için söyleyebiliriz.) çok uygundur. 

  Christopher McCandless, çıktığı kişilik yolculuğunda, doğada 20 ay kadar uzun bir süre yaşamayı avlanarak ve gezginlik yaparak “mucize minibüsünde” başarmıştır. Her gün yeni notlar tutan McCandless doğanın cazibesinden vazgeçemez ve ailesinin yanına dönmez. Fakat doğada işler istediği gibi gitmez. Avlanacağı herhangi bir canlı türü kalmayan McCandless uzun bir süre açlıkla imtihan olur. Bir gün topladığı bir bitkiyi yer. “Yenebilen ve Yenilemeyen Bitkiler” Kitabından kontrol etmesine rağmen bitki türlerinin birbirine çok benziyor olmasından dolayı zehirli bir bitkiyi yediğini fark edemez. Bu bitki McCandless’ta kısmı felç ve mide bulantısı etkisini hemen göstermiştir. Tedavi edilmediği sürece bünyeyi tamamıyla zehirleyip kişinin ölümüne sebep olacak bu bitki McCandless’ın sonu olacaktır. 


Gerçek: Alexander Supertramp

  McCandless, doğadaki yolculuğuna çıkarken kendisine yeni bir isim verir: Alexander Supertramp…

  Yaşamının son anlarında “her şeyin gerçek adıyla söylenmesi” gerektiğini öneren McCandless bize belki de şunu söylüyor: “Bize sunulanın dışında başka bir yaşam daha var. Çıkın ve onu bulun.”

  Ölüm anında bıraktığı mektuba gerçek ismini yazan McCandless şu sözleri ekliyor: “Mutlu bir hayat yaşadım ve bu yüzden Tanrı’ya müteşekkirim. Hoşça kalın, Tanrı hepinizi kutsasın.” Ve McCandless gözlerini kapatmadan evvel güneşe doğru bakarken yüzü gülümsüyor. “Acaba ailem şu an onlara doğru, sarılmak için koşarken beni görseydiler şu an benim hissettiğim mutluluğu hissederler miydi?” Bu söz ile beraber şu çıkarımı yapabiliriz:

  McCandless, yolculuğunun sonu ıstıraplı bitmiş olsa da benliğine kavuşmuştur. Toplumun dayatmalarından uzak, Alaska’da, hayal ettiği yerde ve hayal ettiği biçimde gözlerini yuman McCandless, bu toplum düzeninde yaşamaya tutsak hale gelmiş herkes için belki de bir ışık veya sembol oluyor diyebiliriz. Kapital toplum düzeninin müthiş bir eleştirisini yapan yönetmen Sean Peen, özellikle kurduğu sinematografiyle ve hikayeye baktığı tarafsız nokta ve özellikle de filmin çözüm bölümündeki “güçlü doğa” figürünü ortaya tüm çıplaklığıyla koyuşu ve son olarak da müzikle (Eddie Vedder) kurduğu muhteşem atmosfer ile övgüleri kesinlikle hak ediyor diyebiliriz.


Kaynakça


1- https://efsanekareler.com/inceleme/yabana-dogru-into-the-wild-2007-film-incelemesi McCandless’ın sözü.

2- http://www.yeniduzen.com/zincirlerimiz-ve-kaybettiklerimiz-8860yy.htm Filmin düğüm bölümünün seyri.

3-https://yolvemacera.com/wildher-seyi-gercek-adiyla-soylemek-icin/ Akılcılık felsefesi bakış açısı, Prodhon’un mülkiyet kavramı.


[1] https://efsanekareler.com/inceleme/yabana-dogru-into-the-wild-2007-film-incelemesi McCandless’ın sözü.

[2] http://www.yeniduzen.com/zincirlerimiz-ve-kaybettiklerimiz-8860yy.htm Filmin düğüm bölümünün seyri.

[3] https://yolvemacera.com/wildher-seyi-gercek-adiyla-soylemek-icin/ Akılcılık felsefesi bakış açısı.

[4] https://yolvemacera.com/wildher-seyi-gercek-adiyla-soylemek-icin/ Prodhon’un mülkiyet kavramı.