Hayatımız tam olarak ne zaman başlar? Anne karnına düştüğümüz andan itibaren mi; bunun tartışmasını kiliseye bırakıp geçiyorum. Doğduğumuzda; hani zırıl zırıl ağlayarak ortalığı birbirine kattığımız; ebenin, doktorun ve annemizin ise bize bakıp gülümsediği, ilk nefesimizi çekerek aynı zamanda kendisinden ilk kredimizi de çektiğimiz dünyaya gözümüzü açtığımız o an mı başlar yoksa? Bunu da ilahi bankalarımıza bırakıp geçiyorum. Belki de sorunun cevabı özgür iradeyle bağlantılıdır. O halde hayatımızın başlangıcını ilk özgür tercihimizde aramalıyız. Tercih yapabilmek için öncelikle farkında olmamız gerekmez mi? Neyin mi? Tabii ki çevremizdeki her şeyin ve en başta kendimizin. Küçük Sammy, o gün patikada önünde bulunan yollardan birini tercih ederken kendisinin ne kadar farkındaydı peki? Neredeyse hiç! Çünkü bundan yıllar sonra yetenekli bir ressam Samuel Mountjoy olduğunda, aradığı sorunun cevabını bulmak amacıyla bu satırları kaleme alır. Onun hatırlamalarından oluşan satırlar ise aslında geçmişi yeniden yazmak manasına gelir. Hepimiz de farkında olmadan bunu yaparız; bugünkü bize göre dünkü bizi kurgularız. Kaçınılmaz olarak başka bir çıkmaz sokağa ulaşırız: Geçmişteki bizleri sahiplenmemiz ne kadar doğrudur? Samuel gibi çocukluğa kadar gitmeyeceğim. Sadece beş sene önceki sizle şu anki siz ne kadar benziyorsunuz, bunu düşünün. İşinizi kolaylaştırmak ve aynı zamanda zorlaştırmak için size bir katkıda bulunayım: Bu beş sene içinde yaşadığınız büyük olaylar veya anlar varsa, onunla benzerliğiniz bir o kadar az olacaktır. Çünkü bu anlar veya olaylar hayatımızın kırılma anlarıdır. Sanki düz bir yolda giderken farkında olmadan bu yol başka bir yola bağlanarak bizi Yozgat’tan Brüksel’e çıkarmıştır ve bu noktadan sonra geri döndürülemez şekilde değişmişizdir. Dolayısıyla beş sene önceki bize bakarken Rotten Row’daki çocukluğuna bakan Samuel gibi hissedebiliriz: Bu küçük çocuk Samuel’in geçmişi ama aynı zamanda ona en yabancı kişi, o başka bir insan ve bu durumda o cinayet bile işlemiş olsa bundan dolayı Samuel bunun sorumluluğunu duymayabilir. Gerçekten mi, bence değil. Bunun böyle olmadığını hem kendimizden hem de hayatını okuduğumuz Samuel Mountjoy’dan çıkarabiliriz. İnsan, tercihlerinin ürünü bir mamul ve her tercih içinde pişmanlıklar barındırır; bu açıdan her insan, pişmanlıklarının vücut bulmuş halidir. Bir gözümüzün hep o bize yabancı ve bir o kadar da tanıdık gelen geçmişimizde olmasının nedeni bu olsa gerek. Bu noktada Sammy’nin geçmişini, “Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler,” şeklinde ifade edişi aklıma geliyor. 


Kahramanımız Samuel Mountjoy, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşmüştür. Gestapo görevlisi Dr. Halde tarafından sorgulanır. Onun yaptığı tercih ise Nazilerin en acımasız örgütlerinde saygın bir memur yapmıştır onu. Birkaç sene önce işi insanları tanımak olan bir profesörken, kırılma anından sonra “insanlar hakkında bir şey bilmeyen” biri haline gelir. Sammy’i işkence öncesi oldukça dar bir hücreye koyar ve Sammy, belki de hayatında ilk kez özgürlüğünden olur; sonra da özgürlük, özgür irade, farkındalık, benlik, tanrı, aşk kavramlarını kendi geçmişinden hareketle sorgular ve onları arar. Roman, Sammy’nin yıllar sonra bu arayışını kaleme dökmesinden hareketle meydana gelir. Bu açıdan aklıma Marcel Proust’un meşhur Kayıp Zamanın İzinde eserini getirdi. Golding, Proust kadar detaycılık yapmamış ve bununla birlikte düz bir çizgide devam etmeyen hikayenin bir bölümünde Sammy’nin çocukluğundayken diğer bölümünde sorgusunda oluruz. Bu geçişler sayesinde hem heyecan artırılır hem de Sammy’nin zihninde gezinerek kurgunun oturduğu zeminde kendimizi Sammy’nin üzerinde, onu izleyen gri yüzlerden birisi gibi hissederiz. 


Gri bir yüz olarak, Sammy’nin duyduğu suçluluğu her an teneffüs ettim. Ondan kaçmak istemesi ama başaramayıp kendini bir bataklıkta bulmasının şaşkınlığını, bir umutla zihninde daha derinleri arşınlaması sonucunda yine başarısızlığa uğrayarak biraz daha batması esnasında gözlerinde beliren merhamet duygusunu hissedip onu oradan çıkardım; “Şimdiki sen, Beatrice’ı terk eden sen değilsin,” dedim ve bana inandı, gözlerinde bir yıldız parladı ama aynı parlaklığı benim gözlerimde göremediği için hızla arkasını dönüp kaçmaya devam etti. Hiç tanımadığı babasını aradı, ona ihtiyaç duymadığını ve o olmadan geçen çocukluğunun hayatının en mutlu dönemi olduğunu iddia etse de. Çünkü babasının yokluğu onun, sadist ve geri kafalı din hocası Rowena Pringle ile pozitivist bilimci hocası Nick Shales arasında gidip gelmesine ve daha kötüsü, pedofili bir peder olan Watts-Watt’ın yanında evlatlık olmasına neden olmuştu. Bu noktada Sammy’nin ruh halinin durumunu anlamak açısından, Pederʼin kendisine sapık niyetle yaklaşmasını nasıl normalleştirmeye çalıştığını ve bunu yaparken tanrısızlığın olduğu bir dünyada her şeyin mübah olabileceği argümanını kendine temel aldığını ve hatalı bir akıl yürütmeyle pedofiliyi başka büyük suçlarla kıyaslayıp masum kılmaya çalıştığını görüyoruz. Ama aslında Sammy’nin yapmaya çalıştığı, paragrafın son cümlesinde kendini belli ediyor: “O zaman sonraki günlerde, böyle birinin işine yaradığımı, onu rahatlattığımı düşünerek teselli bulabilirdim.” Hayatta yönünü tamamen kaybetmiş hatta kendine hiçbir zaman bir yön tayin edememiş bir kişinin çürük, kokuşmuş bir köke tutunma ihtiyacıdır bu.


Bundan daha kötü olan ise Sammy’nin, belirsizliğin ve bilinmezliğin sonsuz girdabına kapılmasıdır. Onu düşüren tam olarak budur bence. Sammy’i bu yüzden kitapta en güzel özetleyen cümle şudur: “Bir şey bilip bilmediğimi bilmiyorum!”


Son olarak kitap, şu ana kadar gördüğüm en güzel başlangıç paragraflarından birine sahip ve bunu sizinle de paylaşmak istiyorum: “Pazar meydanında, sayfalarının köşeleri katlanmış ve rengi soluk mora dönmüş kitapların şükranlarını sunarcasına dolup taştığı tezgahlar boyunca yürüdüm. Bir elinde gücü, diğerinde ihtişamı temsil eden kırbaç ve asa tutan, çifte taçla taçlandırılmış insanlar gördüm. Bir yara izinin nasıl olup da ışıldayan bir yıldıza dönüşebildiğini anladım; uçuşan kor taneciklerinin mucizevi ve ulvi bir devinimle düşüşünü hissettim. Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler. Ben Paradise Hill’de yaşıyorum. İstasyona on dakika, mağazalara ve birahaneye otuz saniye mesafede. Yine de ben, mantıksız ve tutarsız duygular içinde, büyük bir hırsla arayışını sürdüren, kendi mahkumiyetine kendi karar vermiş ateşli bir amatörüm.”


Keyifli okumalar...