Mucize nedir? Mucize bizim için neyi ifade eder? Mucize olarak adlandırdığımız şeylerle hayatımızda bir kez olsa dahi karşılaşabilir, onları tecrübe edebilir miyiz?

John Edensor Littlewood’un -adından da anlaşılacağı üzere kendi yasası olan- Littlewood Yasası’nda ele aldığı ve yine kendisinin yapmış olduğu birtakım matematiksel çözümlemelere göre, her insan ayda bir kere, milyonda bir karşılaşabileceği veyahut yaşayabileceği mucizelerle karşı karşıya kalıyor. Yani Littlewood’a göre aslında bizim ‘’mucize’’ olarak kabul ettiğimiz, anlamlandırdığımız bu olaylar çok da sıra dışı olmayan hatta sıradan diyebileceğimiz olaylardan oluşuyor. Sen de onlardan biri miydin bilmiyorum fakat bana nasıl hissettirdiğini hatırlıyorum ve bunun için sana sonsuz kez minnettarım.


Olgunluk denilen şey bana göre insanın yaşının ilerlemesiyle ona tak eden bir şey olmalıydı, travmalarının ve yaşadığı kötü deneyimlerin erken yaşta kucağına tutuşturduğu, onu yaşıtlarından ayırıp da büyümek zorunda bıraktığı bir şey değil. Biliyorsun, sana çoğu zaman bir yaşlı gibi hissettiğimi ve içinde bulunduğum jenerasyona ait olmadığımı söylüyordum. Evet belki ben de diğer bütün bu insanlar gibi sosyal medya hesaplarımda gönderi paylaşıyor, kendimi paylaşıyordum sanki kendimi çok seviyormuşum gibi. İşte sen, sen tam olarak burada devreye giriyordun. Sen, bana hiç sıra dışı ve garip biriymişim gibi hissettirmemiştin başından beri. Kendimi sevmek, kendimi olduğum gibi kabul etmek için geldiğim bu yarışmada, sen, diğer jüri üyelerinin aksine her defasında jüri koltuğundan kalkıyor ve her tökezleyecek olduğumda yanıma gelip elimi tutuyordun. Bu, bir süre böyle de devam etti fakat zamanla aramızda çatırdamalar baş göstermeye başladı. Sanırım insanların ilişki diye adlandırdıkları şey böyle ilerliyordu ve biz de seninle buna ayak uyduruyorduk. Çatırdamalarımızın nihai amacı hiçbir zaman birbirimizi yıkıp geçmek olmadı. Aksine, birlikte bir dağa çıkacaksak bu çıkacağımız dağın zirvesine birimiz bir başka yere savrulmadan veyahut ipleri kopmadan birlikte ulaşabilmekti amaç. Bana, yaşanacağını hayal bile etmediğim bir sürü güzel şeyi yaşattın. O kadar iyi ve güzeldin ki, kurgudan çıkmış gibiydin. İçimdeki ses bana, hep bir şekilde ‘’Acaba...’’ tadında cümleler kurdurtmaya çalışsa da onu olabildiğince görmezden gelmeye çalıştım. Sonundaysa o haklı çıktı ve sen de gittin. Bazen benimle tanışmamış olsaydın yine aynı sona mı sahip olurdun diye düşünmeden edemiyorum. Muhtemelen bırak bunu düşünmeyi, aklımın bir köşesinden gizlice de olsa bunu geçirdiğimi fark etsen çok kızardın bana. Bana, kendime haksızlık yapmayı bırakmamı söyler; yaşadığım, tecrübe ettiğim kötü hiçbir şeyin benim suçum olmadığını da eklerdin. Sana göre ben değerliydim, vaktine değerdim. Akıllıydım. Güzeldim. Yeterliydim. Düşünceliydim. Sabırlıydım. Duyarlıydım. Yeni fikirlere açıktım. Sesimi çıkartmaktan korkmazdım, adildim. Tek olumsuz yanımsa çok sert bir şekilde, acımasızca, bedenimde ve ruhumda izlerini bırakacak kadar sıkı bir şekilde eleştirmemdi kendimi ama bu da asla üstesinden gelemeyeceğim bir şey değildi. Sana göre ben bir şeyi gerçekten yapmak istersem, onu gerçekten aklıma koyarsam er ya da geç o şey her ne ise olurdu. Onu gerçekleştirebilir, başarabilirdim. İnan bana, deniyorum. Sensiz bütün bunlar çok daha zor oluyor fakat zaten hiçbir zaman bunun aksini iddia etmemiştim ve hâlâ etmiyorum.


Bir başkasının hayatında da benimkinde olduğun gibi sıra dışı mıydın? Hiç rol yapmış mıydın? Hayatıma sıradan biri olarak mı yoksa ayda bir kere, milyonda bir karşılaşabileceğim sıra dışılıkta sıradan bir insan olarak mı girmiştin? Bütün bunlara nasıl cevap verileceğini, benim bunlara nasıl cevap vermem gerektiğini bilmiyorum fakat bana nasıl hissettirdiğini hatırlıyorum ve bunun için sana sonsuz kez minnettarım.