Ana kız karşı karşıya gelmiş kafaları bir diğerine değecek kadar birbirine sokulmuşlardı. Şükran heyecanlıydı, içi kıpır kıpırdı, konuşması lazımdı.

“Ya anne! Babama söylemedin mi hâlâ?” dedi. Her heyecanlandığında yaptığı gibi ellerini ağzına götürmüş; ince, beyaz parmaklarını ihtirasla kemirmeye başlamıştı.


Anası Hazal durup şöyle boydan aşağı kızına baktı. Öfledi. Kırışık yüzü, yağmurlu havaların peşinde sürüklediği ruh hâllerini anımsatıyordu. Ya Rabbi ya sabır dedi, kızına baktı:


“Nasıl söyleyeyim kızım? Dellendirme beni! Adam zaten yorgun argın geliyor, yemeğini yiyor, çöküyor televizyonun karşısına. Sonra da şıp diye uyuyuveriyor. Nasıl konuşayım, sen söyle!”


Şükran düşündü. Annesi de pek haklıydı. Nasıl olacaktı da babasına sevdiği çocuğu söyleyecek ve o çocuğun istemeye gelmek istediğini anlatacaktı! Zor. Çok zor.


Mutfağın içindeki iki kadın çaydanlığın içinde kaynayan suyun başında iki aydır babaya tek kelime bile edememiş olmanın üzüntüsünü ve konuşulmayan her günün ardından çoğalan endişelerini paylaşıyorlardı.


Şükran mutluluğun içinde yüzerken babasına konuyu açtığı an ters tepki alacağını, boğulacağına düşünüyordu. Ama biliyordu ki Enes’ten de her an bahsedebilirdi. Babasını karşısına alamazdı ama çetin bir fırtınaya hazır olduğundan da emindi. Bu onun için küçüklüğünden beri en zor sınavıydı belki de. Sevdiği çocuğu babasına anlatmak... Bir yanında çocuğun da istemeye gelmek arzusu, ailesiyle tanışmak için can atması Şükran’ın hem kıvanç duymasını sağlıyor hem de sırtına hiç almadığı kadar yük bindiriyordu. Aynı Enes’in kendisini eve bırakırken köşe başında, ansızın, hiç beklenmedik bir anda “Seni seviyorum!” deyişi gibi bir yük. Taşınması için önce anlayış sonra saf bir sevgi gerekti.


Şükran cesaretini derin nefesler alarak topluyordu. Aklına sürekli Enes’in masum, hakiki, yapay olmayan sevgisi geliyordu. Sanki kalbine Enes’in cesareti girmişti, sanki iki kişiydi ve daha güçlüydü.


Mutfaktaki sandalyeden kalktı. Odaya göz ucuyla baktığında babasının haberleri izlediğini, babaannesi Cemile’nin patik ördüğünü gördü. Şükran içinden “Haydi be Babaanne! Yap şu tek torununa bir güzellik, arkamda dur!” dedi. Odaya girip babasının karşısındaki yeni kanepeye oturdu. Yeni olmasına yeniydi ya, Şükran’a yüreğindeki ağırlıktan, babasının vereceği ters tepkiden taş gibi geliyordu.


Ercan kızının odaya girişine aldırmadan haberleri açmış, ülkenin hâline acıyıp duruyordu.


“Baba... Nasılsın, iş nasıl geçti bugün?”


Ercan ağır ağır başını çevirdi. Gözlüğünü çıkartıp kızına baktı. Yılmış gözlerini kızına yansıtmamak için biraz güldü. Gözleri ışıdı.


“Şükür kızım. Öyle böyle, kazasız belasız bir gün daha bitti. Sen nasılsın, ne var ne yok?”


Şükran içinden Allah’a yalvardı, yakardı: “Babama sabır ve metanet bana da güç ve kuvvet ver,” dedi. Ellerini babasıyla her konuştuğunda yaptığı gibi birleştirdi.


“İyiyim baba, çok hem de çok iyiyim.”


“Hayırdır kızım, ne bu mutluluk söyle bakalım.”


Annesi Hazal da içeri girmiş kocasının yamacına oturuvermişti. Şükran annesinden cesaret alırcasına baktı. Ellerini daha da sıktı.


“Baba sana birkaç aydır söylemek istiyordum, biraz zamanın gelmediğini düşündüğümden biraz da vereceğin tepkiden korktuğumdan söyleyemedim.”


“Söyle kızım söyle. Ne diye çekiniyorsun?” diye cevap verse de içine bir kurt düşmüştü. Yaşı gelmiş bir kadın bu kadar mutluysa tek bir şey olabilirdi!


“Yakışıklı babam... Ben, bir seneye yakındır bir çocukla...” Yutkundu. Kalp atışı sadece göğsünden değil vücudunun her yerinden atıyordu. Akan kanı hızlanmıştı. Başı dönüyordu.


“Bir çocukla, Enes’le konuşuyorum. İş yerinde tanıştık. Çok ama çok iyi biri. Beni... Beni seviyor. Tabii ben de. Senin müsaadenle de sizinle tanışmak istiyor. ”

Ercan’ın kaşları çatıldı, kirli sakalı dikenleşti. Bakışlarını direkt eşine çevirdi.


“Demek öyle! Hazal... Ne zamandır benden saklıyorsunuz?”


“Benim de yeni haberim oldu. Birkaç hafta önce işte. Hiç bakma bana öyle! Fırsat bulamadı kızcağız. Hep yorgun geliyorsun oturup derdini daha doğrusu heyecanını anlatamadı sana.”


Ercan koltuğa daha ciddi oturmak için kendisini toparladı. Bir orgeneral gibi askerlerine nutuk verircesine konuşmaya başladı:


“Peki kızım, heyecanını anlıyorum. Yaşın da gelip geçiyor zaten. Kim peki bu çocuk, nerelidir, necidir? Nerede oturup ne iş yapar?”


“İsmi Enes. Bizim iş yerinde benim gibi aynı departmanda çalışıyor. Nilüfer de bizim burada oturuyor. Birkaç mahalle ileride sayılır. ”


“Nereli?”


“Karslıymış baba. Ama o da benim gibi İstanbullu sayılır artık. (Burada Şükran güldü.) Doğduğundan beri buradaymış; bir ara İstanbul’da yaşamışlar sonra buraya, Bursa’ya taşınmışlar.”


Ercan, Kars kelimesini duyunca tüyleri diken gibi olmuştu. Hatırladı. Hiç unutmamıştı ki... Gençken ticaret yaptığı bir Karslı tarafından dolandırıldığı sonra, yıllar sonra bir başka iş yerinde yine bir Karslı çocuğun iftirası yüzünden işinden kovuluşu aklına gelmişti. O günlerden sonra bir daha da Karslı olanın yanından geçmez, Kars ismini duyunca kulağını tıkar olmuştu.


“Kars mı? Yanlış duymadım değil mi? Kızım başka memleketli birini bulamadın mı ya? Sen de biliyorsun neler yaşattılar bana. Olmaz! Katiyen olmaz.”


Şükran donakalmış, gözleri yaşarmaya başlamıştı. Elleri yavaşça çözüldü. İnce, beyaz parmakları açıldı. Gözleri dolu doluydu. Tek bir kelime edemeden koşa koşa odasına gidip kapıyı kilitledi. Babaannesi dâhil herkes biliyordu, Şükran kapıyı ne zaman olur olmadık zaman kitlese ağlardı. Yine gözlerinde ne kadar yaş varsa akıtacak, ağlayacaktı.


Anne çaresiz ve suskun oturuyorken babaanne az önce bıraktığı patiği üstünden attı. Oğluna acı acı baktı.


“Güzel oğlum, niye böyle yapıyorsun? Kızını boş yere üzdüğünün eminim farkındasın. Sen de biliyorsun ki her memlekette iyi de vardır kötü de. Nasıl ki beş parmağın her biri birbirinden farklıysa, nasıl ki insanoğlunun parmak izleri tüm herkesten farklıysa aynı memleketin insanları da öyle farklıdır. Nasıl bir tutarsın?”


Cemile Ana, oğlunun sessiz sedasız ama endişeli ve biraz da canından çok sevdiği kızının üzüntüsünden dolayı karmaşık düşünceyle yere bakıp durduğunu görünce anlatmaya başladı:


“Bak şimdi oğlum! Sana abinin, Vechettin’in başından geçen hikâyeyi anlatacağım. Belki o sana anlatmıştır, bilmiyorum. Belki ben de daha önce anlatmışımdır, hatırlamıyorum.”


Ercan başını çatık kaşıyla birlikte kaldırmış, az öncekinden biraz daha sulanmış gözleriyle annesine sabitlemişti. Dinlemeye hazırdı.


“Şimdi iyi dinle. Sen o zaman daha küçüktün. Hatırlamazsın. Köyde babanın eskiden çobanlık yaptığını biliyorsun. İşi buydu. Abin Vechettin de on dört yaşından az büyüktü. Baban kasabaya işi için gitmişti de sürüyü abine teslim etmişti. Her şey yolundayken abin bir ağacın kenarına oturmuş. Sıcak da bastırınca uykuya kalmış. Sürü de Zümrüt’le -çoban köpeğinin ismiydi- birlikte Hacı Bekir’in yeni mahsul vermeye başlamış yemyeşil tarlasına girip ne var ne yok yiyip bitirmiş, ezip geçmişti. Hacı Bekir tarlasının içinde sürü görünce koşa koşa gelmiş; bakmış ki tarlası perişan hâlde, bakmış ki yıllık emeği heba oldu, bağırıp çağırmaya başlamıştı. Ben de sesi duyup çıkmıştım avluya. Sonra ne göreyim, Hacı Bekir önüne geçen her hayvanı tekmeliyordu. Allah yarattı demeden vuruyordu. İnsaf yoktu ki onda. Biliyorum. Sonra işte abin de seslere uyanmış olacak ki bir çırpıda tarlaya vardı. Ben de hemen hemen varmak üzereydim tarlaya. Hayvanların dayak yediğini gören abin birkaç kere seslendi “Yapma, etme!” diye ama Hacı Bekir hiç aldırmadı. Üstüne daha çok sinirlenip Vechettin’e doğru yürüyüp küfürler savurdu. Ne din bıraktı ne de iman. Vechettin de dayanamadı, tutamadı kendini. Yerden aldığı taşı önce kafasına fırlattı sonra Hacı Bekir sendeleyince iyicene de dövdü. Kendisi de dayak yedi ya, Hacı Bekir'in yüzü çok kötüydü.”


Cemile Ana yorulduğundan durdu. Yanındaki sehpanın üzerindeki sürahiden bardağına su doldurup içti. Sonra devam etti:


“Ne olduysa bundan sonra oldu işte. Sesleri duyan köylü gidip jandarmaya haber vermiş. Çavuş koşarak geldi, baktı Hacı Bekir kan içinde. Abini tuttu yerden yere vurdu. Dövdü. Allah yarattı demeden tekme tokat dövdü. Bir yandan ben koşup ayırmaya çalışıyorum bir yandan Zümrüt deli gibi havlıyor, saldırıyor garibim. Neyse ki yorulup durdu Çavuş. Ben ağlıyorum, Çavuş’a kızıyorum. Aldı abini götürdü karakola. Yalvardım ettim, daha reşit bile değil dedim, nafile! Aldı götürdü. O sırada benim hüngür hüngür ağladığımı gören kara tenli, kara kaşlı bir asker yamacıma gelip ‘Merak etme Ana, suçu büyük sayılmaz serbest kalır hemencecik. Zaten reşit de değil. Sen üzülme.’ diyip gitti Çavuş’un peşinden. Akşam oldu. Ben karakolun önündeyim ki Vechettin çıkacak sonra eve döneceğiz. Derken karakolun nezaretinde kalacağını söyleyince ben yine başladım ağlamaya. Sonra yine o kara tenli, kara kaşlı asker geldi, yaklaştı:

‘Ana, Ana! Ağlama böyle. Bugün değilse yarın çıkacaktır. Ben ona para veririm. Yemek ayarlarım. Sıcak tutsun diye battaniye de veririm. Ama sen ağlama Ana. Ben göz kulak olurum. Sen ağlama Ana!’ dedi. Ben de içimi umutla dolduran gence uzun süre gözüm yaşlı baktım. İyicene yanaştım. ‘Kimsin oğlum sen? Allah razı olsun senden. Nerelisin, ismin nedir?’ diye başladım sorular sormaya. Güldü, öyle bir güldü ki içimde çiçekler açtı dedim bu asker Hızır Aleyhisselam. ‘Karslıyım Ana ben.’ dedi. ‘Kars’tan geliyorum ben. Senin gibi bir anam var. Her zaman arkamdan ağlar durur. Gözleri senin gibi hep yaşlıdır. Senin gibi o da merhametle doludur. Seni anama benzettim ya işte, biraz ondan yardım ederim. Sağlıcakla kal Ana. Yarın çıkmış bil oğlunu!’ dedi, elime sarılıp öptü. Sanki anasın elleriymiş gibi içten öptü. Hissettim o an. Yarın oldu; Vechettin o kara tenli, kara kaşlı Karslı askerin dediği gibi çıktı. Aradım onu ama bulamadım. Bir tek Karslı olduğunu bilirim başka da bir şey bilmem. ”


Cemile Ana susup yaşlanmış gözlerini beyaz tülbente sildi. Oğlu Ercan’ın yüzüne dikkat kesildi. Çatık kaşları yumuşamış, özünde olduğu gibi mülayim bir adama dönmüştü. Gözleri biraz kızını üzdüğünden biraz da annesinin anlattığı hikâyedeki askerin iyiliğinden dolayı ıslanmıştı.


Cemile Ana devam etti:


“Şimdi oğlum, sen söyle. Her memleketin insanı bir ise ben hüngür hüngür ağlarken, o an kahroluyorken, sinirden ve korkudan ayakta durmakta zorlanıyorken; gelip bana destek olan, Vechettin’e karşılıksız iyilikte bulunan bu Karslı çocukla seni dolandıran Karslı veya Karslılar bir midir?


“Değildir Ana, vallahi değildir! Biliyorum. Ben de adım gibi biliyorum ama aniden duyunca sinirlendim. Gözüm döndü. Aklıma sadece çektiğim cefalar geldi. Ama bu bütün şehrin insanına kötü demek için yetmez. Yetmemeli. Biliyorum ana, biliyorum. Düşünmeden konuştum az önce. Ama şimdi düşününce neydi onun ismi, Enes miydi? İşte o çocuğun hiçbir günahı yok.”


Ayağa kalkıp anasının ince derisinin altından parıldayan yeşil ve mavi renkteki damarlı ellerinden öptü.


“Haklısın Ana, önce kızımın gönlünü alacağım. Sonra da bahsettiği çocukla tanışacağım. Şükran’ın buna hakkı var. Şüphe yok ki var!”


Baba, anasının ellerini bırakıp gözleri bulanık şekilde biricik kızının odasına doğru yürüyordu. Cemile ana ise mutluydu ve büyük oğluna bir çıkarı olmadan yardım eden Karslı ere gözleri yaşlı, elleri havada bir daha dua etti.



Son.


Fotoğraf: Esra Kozan