Sesi göğün turunculuğuna çalıyordu. Kendisini birazdan alacakaranlığa bırakmanın tedirginliğiyle titriyor, balkonun demirlerine dayadığı kolunun neden titremediğine bakıyordu. Yoldan geçenlere baktıkça görünmezliğe çekilme isteğinin dayanılmaz çekiciliğine kapılıyordu, kendini balkondan aşağıya bırakıyormuş gibi.


Sabahların tatlı serinliğini bulmak için günün çoğu saatini uyuyarak geçirdi bir süre. Kim bilir, belki de o uyursa nesneler, eşyalar, sesler de uyur sandı. Serinlik... Sabah ezanında kendiliğinden uyanmanın getirdiği, kuşların cıvıltısına yüklenip odanın içine dolan mavi serinlik… Serinliklerini yitirmişti. Rüzgarla söyleşmeyeli oluyordu baya, aynı umutsuzluklardan gelip taze yenilgilere açılanlarla da bir ayrımı kalmamıştı üstelik, kelimelerle gösterecek.


Ruhların iç çekiş öyküleri çoğu zaman yaşadıklarımız; belirsizliğe dalmaya cesaret edebilmek. (Cesaret edilen şeyler ne kadar basitleşti son 30 yılda?) Kaybolunan uzaklıklar, aşılamayan yollar, bulunamayan çıkışlar, koro halinde sessizlikler, bütün bunları yırtıp atma isteği, çabası, hırsı…


Gökyüzünü alıp giymek, koklamak, duymak istiyordu. Bir ferahlama arayışıydı bu. Gülüşüne denk düşüyordu çoğu kez gökyüzü. Sonra, gözlerinin kısılmasıyla kara bulutlar kaplıyordu gökyüzünü. Hüzne, kedere teşne elleri farkında değildi olup bitenlerin. Farkında olmamanın bilinmezliğiyle hep daha çok kırıldı sert rüzgarlarda. Her kırıldığında biraz daha eksildi belki; fakat yeni kırılmalara hazırladı kendini. Bilmeden kesiksiz umutsuzluklara, taze yenilgilere, nur topu gibi hayal kırıklıklarına. Her seferinde de bildi bunu: Güneşin sarısı, kırmızının yalnızlığı, mavinin serinliği, turuncunun hüznü kadar. O, kötücül gelen duyguların toplamından yaptı gökkuşağını, yenilgilerin diri kalan yerlerinden…