‘’Ağaçlardan ormanı göremediğinde uzaklaşman gereken ormandır ancak onu gittiğin her yere götürürsün yanında.’’

 

Çünkü yakınında olsun istersin. Uzak sandığın aslında sana en yakındadır. Çoğu zaman bu böyledir. İnkâr eder, yok sayarız ama bu böyledir, dedi ihtiyar kadın. Derin bir iç çekiş ekledi cümlesinin sonuna. Noktalamak niyetinde değildi, anlatacaklarına daha yeni başlamıştı. Belki bu iç çekişle nefeslenmek istemişti, belki de gönlünü havalandırmak. Belki de hatırlamak. Devam etti anlatmaya. O kadar kıymet verilmiş zamanların bu kadar derine gömülmesi normal değil mi, diye sordu. Yıllar geçtikçe daha derine. Anılar nereye gidersen git yanında götürdüğün ormanındır bu yüzden...

 

Biri yıllar öncesinden gelip aklının orta yerinde bir fırtına koparabiliyorsa çok da uzak sayılmaz senden değil mi? Çoğu zaman bir anı olur bu fırtına ama o sefer öyle değildi. Bizzat anının sahibi gelmişti talana.

 

Yaşımızı başımızı almış, ben hariç herkesin duvarda asılı elekleri varken çıkageldi. Ben bütün oyuncaklarını belki bir gün oynayan biri çıkar umuduyla kimseye verememiş biri olarak onu bekliyormuş buldum kendimi. Gencecik umutlarımızı yanımıza alıp ay ışığının aydınlattığı gecelerde, ıssız kumsalda yapılan yürüyüşlerden birinden dönüyorduk sanki. Evlerimiz aynı sokakta karşılıklı olsa da geniş bahçelerimizdeki koca koca ağaçlar engelliyordu birbirimizi görmeyi, bir de ailelerimiz. Gizli gizli görüşürdük. Kimselerin olmadığı zamanlarda sahilde buluşurduk. Gökyüzü, deniz ve kumlar şahitlik ederdi hayallerimize. Öyle sanmıştık. Çok genç olduğumuzdan değil, çok uzak olduğumuzdan karşı çıkarlardı bize. Siyasetten hep bu yüzden uzak durdum. Ne bir partinin ne de bir futbol takımının taraftarı olabildim yıllarca. Bütünün hayrına kısa duruşlar sergiledim sadece.

 

Liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlanırken tanıdım onu. Şimdi düşünüyorum da onun okumakla ilgili niyetini bile bilmiyormuşum. Hiç soramadım, sorsam da anlatır mıydı bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey var: O hep çalışırdı, hiç durmadan çalışırdı. Çalışmadığı zamanlarda da çalışmayı hayal ederdi. Çok çalışırsa çok parası olacak, istediği hayatı sürebilecekti. Umarım sürmüştür. Ben süremedim. Hayallerim uğruna ertelediğim, yaşamaktan vazgeçtiğim ne varsa özledim yıllarca. Sonra fırsatını bulduğumda ise çok gecikmiştim. Onun sözleriyle anlatayım ben de gecikmişliğimi. ‘Her şeyim vardı ama sen yoktun’ demişti bana geri döndüğü ilk gün. Bana geri döndüğü gün değilmiş o gün. Kelimeleri yanlış dizilmiş bir cümleymiş sadece.

 

Her şeyim vardı ama sen yoktun…

 

Sahip olma hayallerinin vardığı noktaymışım meğer, edinilmeye çalışılan… Kimin suçu? Kimsenin suçu değil senden başka. Bunu bir düşün. Biri yıllar sonra gelip aklının orta yerinde bir fırtına koparabiliyorsa, bir buçuk gün süren bir geri dönüşün dağınıklığını ne kadar sürede toparlayabileceğini bir düşün. Kafanın içindeki sesleri duymamak için radyonun sesini ne kadar daha yükseltmen gerekiyor. Cevapların hiçbirinin önemi yokmuş, onu anladım diyor. O yüzden sormaktan vazgeçmiş. Gerçi çok uzun zaman kendine sormuş neden diye, suçlamış kendini. Sonra biri çıkmış karşısına. Sor demiş, ne istiyorsan sor ama yine de bu soramamış. Cevabını bildiğim soruları sormayı bıraktım uzun zaman önce demiş. Adam ısrar etmiş. Hayat soru sormak değil midir, neden yaşamayı bıraktınız diye sormuş. Sormaktan asla vazgeçmemelisiniz demiş. Düşünün, bir sınavdasınız ve önünüzdeki kâğıtta bir sürü soru var. Siz okusanız da okumasanız da cevaplasanız da görmezden gelseniz de o sorular orada var. Onları yok sayıyor olmanız cevaplarını görmenizi, duymanızı, yaşamanızı engellemez. İstemez miydiniz, biri çıksa gelse ve istediğin sorudan başlayabilirsin dese. İstemez misiniz?

 

İsterim elbet, neden istemeyeyim. Kim istemez ki? Herkes kendi yaşamının kahramanı olmak isterken başkalarının yaşamının merkezinde olmayı diler. Hatta başkalarını da sırf bu sebeple kendi hayatlarının orta yerine bırakır pimi çekilmiş bir bomba gibi. Sonra da o hayatı neden dağıttılar diye sorgular durur. Ben de öyle yaptım. Bir zamanlar hayallerimin peşinde koştuğum sırada ayağı takılıp yere kapaklanan o kız çocuğunun diz kapağındaki yarayı sarsın diye birine izin verdim. Sardı da. İyileşti yaralarım. Her zaman iyileşir zaten. İzi kalır sadece. İzden kurtulamazsın. Ara ara sızlar, bazen de yürek burkar gözünüze takıldığında ama iyileşir. Ben de iyileştim. Unutturdum kendime kanayan yerlerimi. O güne kadar da hiç hatırlamadım. Hâlâ hatırlamıyorum aslında. Onun anlattığı kadarı var hatıralarımda, gerisi yok.

 

Savaş zamanıydı, herkes tedirgin ve korkuyordu. Ülkemize de sıçrar mı endişesi hakimdi. Ben de üniversitedeki araştırmamı yeni bitirmiş, makalemi yayınlamak için görüşmeler yapıyordum. Bir türlü muhatap bulamadığım günlerin ardında geceler boyu oturup okuyor ve yeni yazım için notlar alıyordum. Çünkü biliyordum ki başaracaktım ve yenisine sıra gelecekti. Her zaman böyle olmuştu. Olmazsa da olmazdı. Bırakıp giderdim. Gitmeyi de göze almak gerekirdi ihtiyaç durumunda. Kararımı vermiştim. Annemden sonra babamın kapılarına kilit vurduğu çiftliğe yerleşebilirdim. Yeniden at yetiştirebilirdim, tarlaları sürebilirdim. Babamın olmamı istediği gibi okumuş çiftçi olurdum. Sabahın kör vaktinde kulak tırmalayan zilin sesiyle uyandığımda henüz bir iki saattir uyuyordum. Bu saatte gelen kim olabilirdi diye söylenerek attım yataktan kendimi. Sabahlığımı üzerime geçirip kapıyı araladım ki postacının burnu ile karşılaştım. Kazım Efendi, Karadenizli olmasa da tipik bir Laz burnuna sahipti. Günaydın Profesör diyerek telgrafı tutuşturdu elime. Acele denmemiş ama beklenen haber olduğu için koşturdum hanımefendi, dedi.