“Gitmek istediğim yer çok uzakta değil. Sadece ben uzaktayım.”


Hayır, uzakta değilsin. Sadece uzaksın.

Biraz fazla uzaksın.


Arkamı dönüyorum, tersimden kalkıyorum. Tersim neresi, arkam neresi bilmeden yapıyorum her şeyi. Farkında değilim, yanlışlıkla birilerinin zihnine giriyorum ve kapalı, uzunca bir kaydıraktan aşağıya yuvarlanıyorum. Sarmaşıkların arasında kendi kokumu tanımaya çalışıyorum, birden sarmaşıklar koca ağızlara dönüşüyor. Sinekkapanlar görüyorum burnumun ucunda, sivri dişlerine bulanıyorum, ince ve uzun saplara ulaşıyorum. Her yer yeşil, yemyeşil ve gittikçe koyulaşıyor. Gittikçe renksizleşiyorum ve uzaklaşıyorum, uzaklığa uzak kalıyorum.


“Düşüncelerinden korkuyorsan ağzını açmamalısın.”


“Bir korkum var, büyükçe. Epey büyük. Her şeyi kapsayabilir. Düşüncelerimden değil, düşüncelerimin arasındaki korkudan korkuyorum. 'Korku' kelimesinden ve varlığından korkuyorum. Onu, ilk kez okuduğum kitaptan korkuyorum. Ona ilk rastladığım filmden korkuyorum. Onu, bana ilk kez yaşatan insandan korkuyorum.”


Dilim damağım kurudu, korku dilime yapıştı; kapkara, bir sülük gibi sardı dilimi damağımı ve kelimeler ağzımdan çıkamadı, hepsi içime yapıştı kaldı. İşte, içimdeki uzaklığı şimdi hissedebiliyorum. Farkındayım, her bir kelimenin uzaklığı içime yerleşmiş, hiçbiri birbirine değmek istemiyor. Hiçbiri aynı yerde barınmak istemiyor. Pembe ve siyah yan yana durmaktan hazzetmiyor, korku her şeye zehrini katıyor. Beraber geçinemiyorlar, biz geçinemiyoruz. Bu karmaşa, içimde birbirini kemiren fırıldaklar olarak dışarıya taşıyor. Her şeyin uzaklığı beni bir uzak haline getiriyor. 


“Bütün bunlar benim suçum mu yani?”


Dönüyorum, dönme dolap beni aşıyor. Dünya beni aşamıyor. Çırpılıyorum, duygularımın harmansızlığı dermansızlığıma karışıyor sadece. Her şey boşunaymış, bu küçük adımlar...


“Gereksiz ve nafile. Burada, senin karşında durmam bile gereksiz.”


Yine mi kavga? Seninle ne zaman doğru düzgün konuşacağız biz?


“Biz mi, beni ne zamandan beri seninle bir saymaya başladın?”


Bana aptalca numaralar yapmayı kes. Her şeyi anladığını anlıyorum ama sen sürekli diretiyorsun. Bir hiç’e bile diretiyorsun!”


“Yani sen bir hiçsin."


Kahkahalar ve ağlayış.

Alnım gri taşlara toslayınca gücümün sivriliğine şaşırıp yere yığılıyorum ve geçmişin o ince, delik deşik eden zehirli okuna saplanıyorum. İçimden bir hava, havacık bile çıkmıyor. Boşluk bile yok ki, bir hiç bile yok. Diretmiyorum aslında, yokluk bile yok. Ancak sana göre sen, bir hiçsin. Benim hiçliğime dokunamadıkça hırslanıyorsun, beni hem yok sayıyor hem de varsayıyorsun. Benim ikilemlerim yüzünden kendi hiçliğine bulanıyorsun ve sen karşımda ağlarken ben aslında içten içe...


Sustun. Susmaya devam et. Yine kaçıyorsun, sandalyeyi bomboş bırakıyorsun ve kayboluyorsun. Kapı kendiliğinden kapanıyor.


Evet, kapılar kendiliğinden kapanıyor; kendi sorularını hep kendin yanıtlıyorsun fakat benim yanıtlamamı bekliyorsun, sırf ben yanıtladığım için de benden nefret ediyorsun. Parmak uçlarında sana bağıran şeyleri susturuyorsun, bana laf yetiştirmekle meşgulsün. Zihnindeki kurtuluş düşüncelerini hissedebiliyorum, ciğerlerime benziyorsun. Genişliyorsun, genişliyorsun ama fark edemiyorsun, birden sönüyorsun ve kendi kabuğuna çekiliyorsun. Hep aynı döngü.


“Ben bekliyorum, sorun değil. Bazen karanlıkta otururken olur olmadık şeyler görmek istiyorum, şu bazılarının gördüğü. En azından kendimi görmek istiyorum. Sonra gülüyorum. Çünkü olmayan şeylerden bile nefret ederken buluyorum kendimi. İğreniyorum, eşyaları saran ve evreni saran tüm canlılara değdiğim için kendimden iğreniyorum. Hiçbir zaman yalnız olamayacağım için hem seviniyor hem de kahroluyorum.”


Bazen sadece günlük olayları dert ediniyorum, evsizim. Soğukta kalmışım, tir tir titriyorum. Zihnim neredeyse donmuş ama yaşamak istiyorum, her şeye rağmen yaşamalıyım diyorum. Bir önceki zihinde yer edinen ölüm düşüncesi toz olup gidiyor, yaşamalıyım. Nerede olursa olsun, bir köşeye kıvrılıp yaşamalıyım. Bir köşe haline gelmeliyim, kelimelerim koynumda kıvrım kıvrım yer etmeli, dünyanın ucunda kelimelerim dökülürken ben de bir yerlerde sallanmalıyım, özgürce.


“Ben sert yastıkta da yatarım. Yer yatağını ben alırım. Cereyan bana zevk verir, kulağımı adımla çınlatır. Ben de yanılırım ama kolayca uykuya dalabilirim.”


Bazen de acı bir kahveyi yudumlarken uzaklara dalabilirim. Sokak lambaları gözlerimde bulanıklaşıp rengarenk küllere dönüşebilir, sonra küller gözlerimden yanaklarıma, yavaş yavaş solar, ben de acı içinde soluk'lanırım biraz. Yine sonra, ilk kez sessizliği duymuş gibi kulaklarım uzun bir süre cızırdar belki ama elbet bir gün, o gerçek sessizliğe kavuşmuş olurum, olurum değil mi?


“İstediğim her şeyi elde ederim, bu yüzden pek fazla bir şey istemem. Kabul edilmek istemem, kabullenmek istemem. Ben aslında tesadüfen bir şey isterim ve anında olur. Ansızın, dünyayı benim sessizliğimden keyif alırken bulurum. Dünyayla benim arama hiçbir şey giremez bu yüzden ben pek sevmem ve istemem.”


Ya karşıma oturup beni daha fazla dinleyemeyecek olanlar kalkar gider ya da bizzat ben, kendime tahammül edemeyip kalkar giderim. Konuştuğum an, kendimden uzaklaşmaya başlarım, yeniden. İçimdeki kelimelerin bağımsızlıkları benim bağımsızlığımı aşmaya başlar ve bir köle haline gelirim. Kelimelerimin kölesi, özgürlüğe susamış ve gözü dönmüş kanlı kelimelerin kölesi olurum. Bu, zihinlerinizin hoşuna gider. 


Ayakkabımın ucuna değen bir şeye dikkat ederim, dünyayı ayaklar altına almışım gibi, arsızca, dünyaya ait kuru bir yaprak ayakkabıma yapıştığında mutlu olurum. Onu evime kadar götürürüm ve yaşaması için dua ederim. 


Sanılanın aksine ben de dua ederim. 


Üzgünüz ama şartlarımızı karşılayamıyorsunuz, bu dine uygun değilsiniz. Yetersizsiniz, yetersiz bakiye’sizsiniz.


İnsanların karşısında, gerçekliğin içinde bana uygun bir şey bulmam zorlaşır. Zihinlerin içi ve gerçeklik arasında büyük bir zıtlık bulunur. İçinizden mırıldandığınız hoş şarkıyı dinleyebilirim ama suratlarınıza baktığımda, her şeyin aksine kendimi bir ölüymüş gibi görürüm. 


Gerçekliğe döndüğümde, henüz dünyada bana ait bir dinin bile var olmadığını fark etmek ise beni çok üzmez aslında, umudumu yitirmeden bana uygun yeni bir dinin inmesi için her gün tanrıya dua etmeye devam ederim. Sonunda, layığımı bulacağımı umuyorum, ayakkabıma yapışan kuru bir yaprak hoşluğunda bir din arıyorum kendime. Biraz da bütçeme uygun olmalı diye düşünüyorum işte.


Ben bir insan olarak, yapıt haline gelebilirim. Öyle ki, aslında her yapıt kişinin parmak izini taşır. Benim parmak izim iğrenç şeylere dokunsa da buna tecrübe diyebilirim ama sizinki, siz genç ve avareler, sizinki aptallıktan başka bir şey olamaz. Size hakaretler etsem de, haklıyım, bana kulak verin ve büyüyün biraz! Sizi en iyi tanıyan benim, sizin potansiyelinizin ne olduğu ve ne kadar olduğunu ancak ben bilirim! Bana kulak verin ve benim sözlerime göre yaşayın! Siz bu değilsiniz, avareler!"


Yaşlı bir zihnin içine girmeden gözlerinden çoğu şeyi anlarım, göz bebekleri bana bir kâbusu anımsatır. Kırışık bir zihinden hazzetmem, bazen kelimelerim bu görüntü yüzünden intihar etmeye dahi kalkışır. Zihni öğütlerle öğütülmüş bir yaşlı görmek istemem, eğer ki denk gelirsem...


“Beyin ölümü gerçekleşti.”

“Saat, 00.13”


Aslında 13’ü severim ama olur ki siz bu sayıya rastlarsanız, kırışmış zihinlerin ölümü için gençliğinizin en renkli gecesinde bir kadeh şarap yudumlayın. İster 13 olsun ister 63, yeter ki zihniniz taze bir şarap gibi olsun...


Sen zıtlıktan ve kaostan besleniyorsun. Herkesin aklına sızan o ters şey sensin. Ölümlerin, kavgaların, ve üzüntülerin kaynağı sensin!


“Evet, ben de senin gibi bir insanım.”


Kelimelerimin zehirlerinden arındığım bir yerde, en saf kelimenin “insan” ya da “insanlık” kelimesi olduğunu fark ettiğimden beri biliyorum ki ben de bir insanım, uzaklarda bir yerde de olsa, öyleyim. İnsandan ve insanlıktan çok da uzak sayılmam sanki. İnsanlığa ve insansı bedenime hiç dokunamayacak olsam bile, zihinlerinizde dönüp duracağıma eminim. Her sinsi kelimede saklanıp sizi acı dolu ama gülümseten bir nostaljiye sürükleyeceğime eminim. Kelimelerin işkence eden zehirleri kadar eminim ama bazı zamanlarda, üzerimde öyle yoğun şeyler hissediyorum ki...


İşte, güneş batıyor ama terzi kendi söküğünü dikemiyor. Çabaladıkça dikilen o yerler gerisin geri sökülmeye başlıyor. Gün sonunda, ay sonunda, yıl sonunda... soğuk bir odada çırılçıplak. Ben bile yokum dünyada, düşünsenize, zihinleriniz yapayalnız. O denli bir yalnızlık! 


Sana inanmıyorum.


“Ben de bundan bahsediyorum, ben de inanmıyorum.”


İnançsızlığım inançsızlık doğuruyor. Kelimelerim fokurdamaya ve gittikçe çoğalmaya başlıyor, gözlerimden; acı, sanguis, 遠い, horreur ve dreizehn kelimeleri taşıyor ve gerçekliğime damlayıp suratıma yayılmaya başlıyor. İstesem de bu kadar görünmez olamazdım diye sayıklıyorum, sayıklıyoruz. Her gece, her bir uzaklıkta, uzaklaştıkça...


Neden bu kadar dikkafalısın?


“Sadece üzgünüm.”


Değilsin.


“O zaman neden üzüntümü gösteririm diye içten içe korkuyorsun?”


Bunu nereden biliyorsun?


Yapabildiğim tek şey, bu. Zihinlerinizdeki kelimelerin zehirlerini akıtıp durmak ve her gün sizinle beraber yeniden doğmaya çalışmak. Sizlere ve kelimelere inat. Ben içine doğru kıvrılan çıkmaz bir dağ yoluyum. İnandığınız ve sevdiğiniz tanrı beni böyle yarattı. Tıpkı şeytanı ve kötülüğü yarattığı gibi. 


Zırvaladığın yeter, çık şu zihnimden ve beni rahat bırak.


“Demek sen de inanmıyorsun?”


Neye?


Tanrıya, iyiliğe ve kötülüğe.


Yine ne saçmalıyorsun?"


“Beyin ölümü gerçekleşti.”

“Saat, 00.13”


13 geçelerde, zihinlerinizde bir ayak izi bile bırakmadan kendi tarafıma göçüyorum. Yolum uzun. Kelimelerin arasında en uzaktayım. Uzaklığın en uzağında kalana dek her şeyden uzaklaşıyorum. Ben uzaklaşıyorum. İnsanlıktan topladığım kelimelerin içinde sessizce ve uzakça yaşıyorum. Tüm yabanıllığın ve uzaklığın içinde, en çok kendime uzak, ben benden, senden ve bizden uzakken yaşayabiliyorum. Her bir kelimede daha da uzaklaşıyorum, zihinlerinizin kuytu köşelerine gömülen kırıntı kelimelerin arasında yer ediniyorum.

Ve ne komiktir ki, en sonunda, kuytu köşelerde bile yine kendime rastlıyor, kendime çarpıyor ve kendime ağlıyorum.