Yemyeşil dalların; uzamış, göğe doğru yükselen ağaçların etrafını küçücük serçeler yuva edinir. Bu hep böyle bilinmiş ve görülmüştür. Eğer serçeler bir ağacı yuva edinir, evi bellerse işte, o ağacın etrafında ya azığı boldur ya da zehirli, azılı yılandan, gökteki uçan düşmanlarından iyi saklandığındandır. 


Yeşilin hakiki rengini taşıyan ağaçların gürbüz, kâfiri bile bereketten imana getirdiği bol, verimli toprağı da insanoğlu yuva edinir, ölünceye dek zinhar buradan göç eylemek istemez. Bu böyle bilinmiş ve de böyle görülmüştür. Üzümlü köyünde de kimsecikler vazgeçmezdi bereketli toprağından.

Buranın esen rüzgârı bir başkadır. Fısıldar toprağın köküne. Yağan yağmuru pek naziktir. İncitmez baldan tatlı meyveleri. Amma bir güneşi var ki başka diyardan gelenin rengini iki güne değiştiriverir. Karartır, esmerleşir açıkta kalan her bir yanı. Yüzü kurur, dudakları uzun uzun soyulur. Kana kana su da içsen nafile! Gölgelik bulsan şöyle öğle vakti, güneş tam başının üstündeyken, otur, hemen şükreyle. Şükretmek kolay amma koca koca tarlaların kıyılarında gölgelik bulmak nasıl zordur burada. Gelmeden, yanmadan bilemezsin! 


İnsanoğlu bir diyarı toprağı bellemişse yeri için savaşır, kendi için eker, biçer. Orada doyar, gerekirse orada aç kalır. Üzümlü köyünde değil aç kalmak, gördüğünüz birbirinden parlak, birbirinden canlı duran meyve ve sebzelerin görüntüsü guruldayan karnınızı susturur, yelin esmesiyle olgunlaşmış, tazecik duran nimetlerin kokusuyla nefsiniz kendinden geçer, şükreder, doymuş kadar olursunuz. Bunu tüm köy halkı bilmiş, yaşamıştır. Görüp tatmadan bilemezsin! 


İnsanoğlu bir diyarı toprağı bellemişse orada kendisini, çoluk çocuğunu ve varsa mallarını güvende hisseder. Hissetmelidir de.


Üzümlü köyünün ahalisi de bir zamanlar böyleydi işte. Güzelcene yaşarlardı. Kendi ektiğini biçer, toprağı yarıp çıkan nimetten feyzalırlardı. Mahsülü birbiriyle paylaşır, günün yorgunluğu karınları doyunca hissederlerdi. Damlardan kah yanık kah neşeli, nergis kokulu türküler duyulurdu. Dinlemeden hissedemezsin! 


Ne zaman ki Abbas Ağa’nın dedesi geldi, söküp aldıysa köylünün bereketli topraklarını, ne zaman ki Abbas Ağa’nın babası, toprağı ekip biçtiyse rengarenk ve çok sonraları da Abbas Ağa, başına nasıl konduysa topraklara, geldi; çöktü köylünün omuzlarına. Neşeli türküler sustu, sazlar boyun eğdi mazlumca. İnsanlık bozuldu, sırt çevirdi vicdanına. Mert, namert karışmış, komşuluklar dünyevi çıkarlar kadar iyi, düşmanlıklar filizlenip olgunlaşan meyvalar kadar çoğalmıştı. Yazık ki, ne yazık! 


Ademoğludur, nankördür. Bugün üç tabak aş var ise önünde, yarın dört, beş olsun ister. Bunun değiştiği hiçbir diyarda görülmemiştir. 


İşte Abbas Ağa kendisine miras kalan bu mübarek toprakları, dedesinden sonra babasından, atalarından daha çok çabalamış, köylünün, kalan avuç kadar toprağını ne var ne yok usulcana, fark ettirmeden çalmıştı. Uykusundan uyanır gibi uyanan köylüler başlarda konuşmak istediyseler de Ağa’nın adamları ibret olsun diye döve döve susturmasını bilmişti. Şimdi ise hak aramak geçilmiş, böyle bir hakkın var olduğu yel gibi unutulup gitmişti. Hayret! 


Yaşı ilerlemiş, elden ayaktan düşmüş kimi yaşlılar, eskiden sahip olduğu toprakları anlatmaya başlasa masal gibi gelir, geçerdi. Pek çoğu ise açlıktan daha çok Abbas Ağa’dan korkarlardı. Bu yüzdendir ki evvelden beridir toprakların Ağa’ya ait olduğunu ispatlamaya dişsiz ağızlarıyla anlatmaya çalışırlardı. Ta ki Pehlivan Hamza’nın gölgesi oracıktan geçene kadar. O geçince ağaların adı unutulurdu. Tanırlardı Hamza’yı. Bilirlerdi oluk oluk kanayan yarasını. 



Pehlivan Hamza -ona küçüklüğünden bu yana heybetli duruşundan dolayı böyle denmiştir- gizli olan bu sessiz isyanın asıl sahibiydi. Kendisi de toprağı çalınan her köylü gibi ağanın avuçlarındaydı. Her gün, herkes gibi o da ağanın yedi ceddine söverek döşeğinden doğrulur, horozların kuş sesleriyle karışmış çığlıklarını dinleye dinleye toprağı eşelemeye başlar yahut göğe selam verir gibi dik duran ağaçların dallarından meyveleri toplardı. Gücü, kuvveti eskisine nazaran daha da sönük olsa da hâlâ ihtişamını koruyan bedenin etkisiyle bu işler verilirdi. Ona şöyle göz ucuyla bakılsa onun irice eli, sağlam yüreği ile kaynaşmış cesaretiyle nelerin altından çıkacağını o an bilinirdi. İşte bundandır ki Ağa’nın adamları pek ilişmezdi Hamza’ya. Korkarlardı. Zâti kendisi de işini bir kere olsun aksatmış değildi. Biliyordu Hamza, asla muhtaç olmamalıydı. Asla dışı parıldayıp içi kof olan meyve gibi görünmemeliydi. Hele karşısındakinin bir kurttan farkı yoksa! 


Pehlivan Hamza uzunca süredir Ağa’ya, en çok da korkak, hakkını aramaktan muhtaç olan köylülere kızıp kendinden geçerdi. Her insanın bir yarası vardır. Sahip olamadıklarıyla, verdiği yanlış kararlarıyla ya da hayata sarmaşık gibi dolanıp tutunmasını sağlayan eşi, dostu kısaca, güvenip aldatılmasıyla naçar o acıyı çekip çekip durur. Bazen kabuk tutmamış yarası ansızın aklına gelir de yüreğini deşer. Onu tanıyanlar bilirlerdi ki Hamza’nın en büyük yarası, gözün görebileceği kadar alıp giden bu bereketli, mübarek toprakların bir çakalın elinde olmasıydı. Öfkesini her tarlaya girişinde demirin sürekli vurulduğu örs gibi vurup vurup şekillendirir, köy ahalisi aklına gelince kızgın demirin çıkardığı ses gibi titrer, çarkı bozuk düzenin düzeldiğini hayal edince de bir umudu yeşertirdi yüreğinde. 


Şimdi başını kaldırmış koca, ucu sonu belli olmayan tarlalarda böcek gibi kalmış, didinip duran köylüye baktı. Varını yoğunu Ağa’nın ellerine teslim eden köylüye...

“Ah ulan!” dedi Hamza. “Birlik olup ağanıza az buçuk direnseydiniz kendiniz için çalışırdınız tekmil!”

Sonra gözlerini birden ırgatbaşının sesine doğru çevirdi. Irgatbaşı, Rahman’ın rahmetine kavuşmuş, babasına benzeyen bir adama ince, cılız sesiyle bağırıp gürlüyordu.

Hamzadır, bakıp kalmıştır. Sonda nedendir elindeki kazmayla vakanın olduğu yere doğru hızlı hızlı gitmeye başlamıştı. Yakınındaydı da allahtan hemen yetişiverdi. Irgatbaşı gelene de bağırıp elindeki kara kırbacı şaplatacaktı ki gelenin Pehlivan Hamza olduğunu görünce şaşırdı. Köylüyü böyle durumlarda çok hırpalamadığı zamanlar Hamza hiç ses etmezdi. Sadece keskin bir bakış atar, işine devam ederdi. Şimdi üstüne doğru, burundan soluyarak geliyordu.

Geldi. Bir koluyla ırgatbaşını itip yere düşürmüş, diğer eliyle de yaşlı adamcağızı yerden kaldırmıştı. Babasına benzeyen yaşlı adamın gözünde bir ışık belirdi. Şükreden bir ışık. Irgatbaşı da ayağa kalmış üstünü bile silkelemeden Hamza’nın, Pehlivan Hamza’nın karşısına dikilmişti. Hamza aşağıya, o da yukarıya doğru bakıyordu. Irgatbaşı durdu. Söyleyecekleri ağzında uzunca gezdi, dolaştı bir türlü çıkmadı. Tükürüğüyle beraber yuttu diyeceklerini. Hamza da doluydu ya, söylesin diye can atıyordu. Köylüler de işini bırakmış, şimdi ne olacak der gibi bakınıyorlardı. Bunu fark eden ırgatbaşı, bulunduğu ezici durumdan kurtulmak için durmuş, kendisini izleyen köylülere,

“Ne bakınıp durursunuz bre! Çalışın, haydi!” diye salyalı ağızıyla bağırdı. Arkasını dönmüş çiftliğe doğru yürürken “Allah’ın cezaları!” diye söylenip duruyordu. “Göreceksiniz hepiniz! Göreceksiniz! Ben yapacağımı bilirim size!”

Sesi yankılanıyordu koca tarlada. Aklına Hamza’nın kendisine doğru canavar gibi koşuşunu hatırladı. “Sana, en çokta sana göstereceğim gününü. Hamzaaa! Pehlivan Hamzaaa! Ocağına incir dikeceğim senin!” diyerek incir ağaçlarının yamacından ağasının, biricik ağasının, sarayı andıran konağına doğru girdi. 



Hamza ise içinde bir kor gibi büyüyen isyanını, toprağı yakan sarı sıcağın altındayken daha da genişletiyor, büyütüyordu. Yüreğine sığmıyordu nefreti. Açılıp görülseydi eğer yüreği nasıl bunca yükü taşır diye şaşılırdı.

Bu içindeki isyanın ilk kıvılcımıydı. İlk yangınıydı. Son olmayacak, yakacaktı ağayı. Yakacaktı yanmak için yanıp tutuşan kim varsa! 






Devam edecek.