"Önce geçmişlerimiz.’’ dedi Neminem. "Önce geçmişlerimizi bilelim ki geleceğimizi rahatça birleştirelim.’’ Hezaz ve Uçurum ona baktılar. 


Hezaz "Önce ben anlatmak istiyorum.’’ dedi. "Dünya tam ortasından bir duvarla ikiye ayrılmıştı. Duvarın bir yanında bütün iyi insanlar diğer yanında bütün kötü insanlar vardı. Duvarın içinde dolanan ejderha ruhları iyinin kötüye kötünün iyiye dönüşmesine, duvarın karşısına geçmesine izin vermezdi.


Ailem iyilerin tarafındaymış. Annem, beni ve ikiz kardeşimi iyilerin safındayken doğurmuş. Üç yaşına geldiğimde babam, annem onu terk edince bir gerçeği öğrenmiş. Meğerse annem hep kötülerin yanına geçmek ister, orada yaşamayı düşlermiş. Duvardaki ejderhalardan birinin adını öğrenen annem, ikiz kardeşimi alarak duvarın önüne gelmiş. "Şerm." demiş. Duvardaki ejderha kabartmalarından biri duvardan ayrılıp kafasını uzatmış. Duvardaki ejderhaların adları pek bilinmez. Ama içlerinden birinin adını öğrenen, o ejderhaya bir dileğini gerçekleştirebilir. Annem şöyle devam etmiş. "Beni ve kucağımdakini karşıya geçir, kötülüğe."


Babam tüm bunları annemin ona bıraktığı mektuptan öğrenmiş. Çok aradım o mektubu ama bulamadım. Bunları dedem anlattığı için biliyorum.


Annemin kötülüğe kucağındaki ikizimle geçmesinden seneler sonra duvarda bir çatlak oldu. Duvarı bilen alimler "Ejderhalar ölüyor." dediler. "Savaş kapıda. İyiliğin ordusunu kötülerle savaşması için hazırlamalı. Duvarın yıkılışı savaşı getirecek."


Ergenliğinin ortalarında olan ben de katıldım bu orduya tüm yaşıtlarım gibi. Duvarın önüne dizilip yıkılmasını bekliyorduk. Çatlakların karşısından gördüğüm kadarıyla onlar da bunu bekliyordu. Duvarın iki yanında iki ordu. İkisi de birbirinden sefil halde. Kimimiz aç, çoğumuz hayat denen olayın ne olduğunu bilmiyor.


Yalnızca biz beklemiyorduk duvarın önünde ordular olarak. Bir de duvarın her iki tarafındaki diğer insanlar da bekliyordu çatlakların derinleşip duvarı yarmasını. Bekliyorduk çünkü duvarı yıkmaya çalışmak iyiliğin alimlerine göre saygısızlık olurdu.


Biz, her iki tarafın askerleri olarak hazır olda beklerken diğerleri rahatlıkla birbirlerine hakaret edebiliyordu. İyilerin kötülere kötülerin iyilere ettiği hakaretler duvarı aşıp duruyordu. 


Kırk üç gün sürdü duvarın ilk çatlamasından yıkılışına kadarki süre. Kırk üçüncü gün yıkılmasını beklemekten yılmışken yıkıldı duvar. Duvarın tozları ve ejderhaların ruhlarının oluşturduğu sis dağıldıktan sonra birbirimizi gördük. 

Her iki taraf da sefildi, çıplaktı, açtı.


Ve hiç düşünmeden birbirimize saldırmaya başladık. O andan sonra da kimin iyiliğin kimin kötülüğün safında savaştığı birbirine karıştı. Silahla öldürüyorduk birbirimizi. Silah yoksa bıçakla… Bıçağı olmayanlar tırnaklarını, tırnağı kısa olanlar ellerini kullanıyordu. Boğuyorduk birbirimizi. Dişlerimizi kullanıyor, boyunlarını ısırıyorduk birbirimizin. 


Benim elimdeyse bir bıçak vardı dede yadigarı. Annemin aklında kötülük olmasından kendini sorumlu tutan, evladıma sahip çıkamadım diyen dedem; elime bu bıçağı tutturmuştu. Dediğine göre bıçağın demiri öylesine bir demirmiş ama tahta sapı değerliymiş. Kökü duvarı kavrayan tek ağacın dalındanmış sapı.


İşte bu bıçakla öldürüyordum karşıma geçenleri. Savaş esnasında bir an geldi ki karşımda kendimi gördüm. Boyu, saçı, gözlerinin rengi, yüz hatları, hatta nefes alışı bile benimle aynıydı. O da bu duruma şaşırmıştı ki bana bakıyordu. 


Bir an karşımda ayna var sandım. Ellerine baktığımda elimdeki bıçağın aynısını gördüm. Bu bıçağın ikizinin onda ne işi vardı?


Çevremizdekiler birbirini katlederken, boğazlarken biz kaskatı kesilmiştik. Birbirimize bakıyorduk. 


Elimdeki bıçağı kaldırıp onun yüreğine sapladım. Bıçak onun kalbinde saplı duruyordu. Ama kendimi öldürmüş gibi hissediyordum. Kafamdan dışarı dalga dalga bir rüzgar çıkıyor gibi hissettim. Delirmeyi böyle hissediyor olmalı insan.


Savaşta, karşıma kim geçerse öldürdüm. Artık öldürdüklerimin iyi ya da kötü olmasını önemsemiyordum. Sadece çığlık çığlığa öldürüyordum.


Öyle korktular ki benden, seneler sonra savaş bitince iyiliğin ve kötülüğün alimleri yeni bir savaş çıkarmamdan endişe edip beni sürdüler. Ben de doğada yaşamaya ve ejderha avlamaya başladım.


Duvardan ölmeden çıkmayı başaran ejderha ruhlarını avlıyordum söylediğim şarkılarla. Eğer bir beden bulmayı başarmışlarsa da etlerini kesip, tuzlayıp fakirlere dağıtıyordum. Bir ejderha avcısıydım, doğada gezip onları avlayan ve öldürmeden önce isimlerini öğrenen. Kaç asır geçti böyle, bilmiyordum. Zamanın farkına beni yakalayıp buraya kapattıklarında vardım. İnanmadılar anlattıklarıma. Asırlar geçmiş ki unutmuşlar duvarı ve savaşı. İşte benim geçmişim.’’


Hezaz, Doğu'da insanların unuttuğu fakat "Allah’ın unuttuğu" diyerek sorumluluğu üstlerinden atmaya çalıştıkları bir ilçede doğdu. İlçede hayatını sürdüren birçok aşiret vardı ama iki aşiret birbirlerine duydukları kan davası sebebiyle diğerlerinden daha fazla tanınırdı. 


Hezaz’ın dört kuşak önceki büyüklerinden en aptal olanı kan davalılarının dört kuşak önceki en sakar olanını şeytanöldüren hançeriyle öldürdü. Sebep, hayatında ilk defa kendine ait bir tarlası olan adamın tarlasına hayatında ilk defa öküzü olan adamın öküzünün girmesi. Öldürmek için sebep arıyorsanız en aptalca olay bile sizin için uygundur sebepsizliğin bile cinayete bir sebep olduğu dünyada.


Dört kuşaktır sürüyordu kan davası. Kimi zaman ardı ardına işleniyordu cinayetler, kimi zaman da iki cinayet arasında kan davasını unutturacak kadar zaman geçiyordu.


Dört kuşak boyunca süren bu kan davasını durdurmaya çalışanlar oldu elbette. Din adamlarından tutun da bölgedeki siyasilere kadar kim girdiyse bu kanlı iki aşiretin arasına başarısız oldular. Bir gün Hezaz’ın dedesi kurşunlandı, ölmedi. Hastanede dedi ki oğullarına, "Sıra bizde. Ama biz o hakkı kullanmayacağız. Çünkü kanın bir noktada durması lazım. Kanın da eğer akacaksa bir nehir gibi sonunun olması lazım.’’ dedi.


Bir hafta sonra oğlu "Öldüremedik, sıra hâlâ bizde.’’ diyenler büyük oğlunun bedenini kurşunlardan tanınmaz hale getirince "Soylarını ha soylarını.’’ diyerek sokakta görülen karşı aşiretten kim erkek varsa vurulmasını istedi. "Kanunu bozmayın ama. Yanında ailesi olana dokunmayın.’’


Günlerce her iki aşiretin bireyleri dışarı çıkamadı. Çünkü kısacık sürede art arda ölümler olmuş, kan davasının sırasının kimde o bile karışmıştı. Birbirlerini "O beni vurmadan ben onu vurayım.’’ diyerek öldürüyordu. 


Bu karışıklar esnasında Hezaz’ın bulunduğu aşiret, Hezaz’ın ablasının karşı aşiretten bir delikanlıyla sevgili olduğunu öğrendi. Hezaz’ın ablası o gece Hezaz’a gelerek "Onlar beni öldürmeden sen öldür. Bekleme. Bunların vur emrinden önce vur ki, sen vur ki canım çok acımasın. Sana anamdan çok ben baktım. Senin elin beni vursa canımı yakmaz.’’ dedi. Hezaz’a yalvardı. "Ben kendimi vuramam, günah. Ama sen vur, öte tarafta şikayetçi olmam. Benim vur emrimi zaten verecekler. Beklemek delirtiyor.’’


İki gece sonra ikisi, Hezaz’ın ablasının elinde babasından çaldığı tabancayla birlikte bölgedeki ağaçlık alana gittiler. Onlar ağaçların arasında izlerini saklamışlarken babaları evin içine girdi. Kızını aradı. Bölgedeki siyasiler, din adamları ve askerlerin kapısını çalmış önce onların desteğini alıp aşiret toplantısında konuşmuştu. "Akan kanın durması lazım. Kızımın kılına dokundurtmam. Mademki karşı aşiretten biriyle sevmişler birbirlerini evlendirelim. Karşı aşiretten de bir kızla bizim delikanlılardan birini evlendirelim. Böylece kan davası kız alıp vermeyle son bulsun. Yok eğer kabul etmez de kızımın öldürülmesini isterseniz ben bu kan davasını sizi öldürerek bitiririm.’’


 Eve gelmiş, kızıyla konuşacaktı. Babası onun öldürülmesine hiç izin verir miydi?


İlçenin ağaçlık alanında bir el ateş sesi duyuldu. O sesten önce de ablası Hezaz’a çocukken onu uyutmak için anlattığı masalı kardeşinin korkmaması için yeniden anlatıyordu. Silahı ablasının kafasına dayayıp sıktı. İkinci mermiyi kendi kafasına yollayacaktı. Silahı şakağına dayadı. Yerde yatan ablasının kanlı bedenine baka baka sıktı. Ama silahtan yalnızca sağ şakağını kızartan basınçlı havaydı. Ablası ona fark ettirmeden silahta tek mermi bırakmış, diğerlerini yolda atmıştı.


Olayı öğrenen aşiret büyükleri, Hezaz’ın hapse girmemesi için devreye girip cesedi gömdüler. Kızın korkup kaçtığını söylediler jandarmaya. Hezaz zaten kendisine sorulan hiçbir soruya cevap vermiyordu. Dili kesilmişe dönmüştü o gecenin sonunda. Babası ise kalp krizinden ölmüştü.


Kan davası hâlâ sürüyordu. Yalnızca hiç kimse yaşanan bunca olaydan sonra cinayet işlemek dikkatleri üzerlerine çekmek istemiyordu.


Hezaz üç sene boyunca sustu. Üç sene boyunca kulağında hiç durmadan söylenen masalı susturmak için müziklere sığındı. Müzik diye yapılan ne varsa dinledi. Ama hiçbir müzik kulağında çalıp duran ablasının sesini susturmadı.


Üç senenin ardından Hezaz, eline geçirdiği Ak-47 ile aşiretin toplantısını bastı. Geniş bir odaya toplanmış olan aşiretin erkeklerinin tamamını taradı. Çok hızlı bir şekilde odaya girip onları öldürmüş, kimse elini silahına uzatacak vakti bulamamıştı. 


Silah seslerine gelen jandarmalar Hezaz’ı sorguya çektiler. Hezaz az önce Neminem ve Uçurum’a ne anlattıysa onlara da aynısını anlattı. Bütün sorgu yöntemlerini denediler. Hezaz’ın ifadesi değişmedi. Gerçeği, aşiretin kadınlarından öğrendiler. Mahkemede akli dengesini yitirdiğine inanıldı. En sonunda bu akıl hastanesine yollandı. 


Neminem, Hezaz ve Uçurum’un yüzlerine baktı. "Ben başlayayım anlatmaya.’’ dedi. "Kimsenin görmediği bir kadına aşığım. Ve görülmediği için deli diyorlar bana. Oysa onu görmeyen sizlersiniz. Bu da sizde bir problem olduğunu gösteriyor.

Fizik dersindeydim. Öğretmen tahtada bir kuvvet sorusu çizmiş, çözerek dersi anlatmaya çalışıyordu. Bense pencere kenarındaki en arka sıradaydım. Önümde resim defterim vardı ve dün gece gördüğüm kabusu çiziyordum. Okul hırkasının kapişonunu başıma geçirmiştim. Kapişon kulaklığımı gizliyordu, taktığım kulaklıkta öğretmene yakalanmadan müzik dinleyebiliyordum. Gerçi yakalansam da bir sorun olmazı. Babam sağ olsun özel lisenin bütün eksiklerini karşılayacak paraya sahipti, bir defasında kavgaya karıştığım için müdürün odasına gitmiştim. Müdürün gaflete düşerek beni şikayet etmek için babamı aramasıyla odadan çıkışım arasında üç dakika vardı. Sırf meraktan süre tutmuştum. Mafya patronu olduğu bilinen iş adamına kimse bir söz söyleyemezdi. 


Önümdeki kağıda kurşunkalemle kabusun hatırlayabildiğim her ayrıntısını çizmeye çalışıyordum. Cam kırıkları, kurşunlar, yerdeki boş kovanlar, yüzünü hatırlayamadığım yanımdaki kişi. Sınıf kapısının açıldığını fark ettim. Kafamı kaldırdım. Ve işte Işıl’ı o zaman gördüm. 


Bukleli sarı saçları, uzaktan dahi fark edilebilecek yemyeşil gözleri… Onun güzelliğini izlemeye başlamışken o da bana doğru yürümeye başladı. Üstündeki yeşil tişörtün üzerinde bir gül deseni vardı. Önüme geldiğinde ben o gülü hafızama kazımaya çalışıyordum resmini daha sonra çizebilmek için. Ellerini bana doğru uzattı. Tuttum ellerimle. Beni ardından çekerek koşmaya başladı. Ben de onunla koşuyordum. Okulun kapısından çıkıp bahçeye vardık. Bahçe duvarına doğru koşarken basketbol potasının demir direğine kafamı çarptım. Ona yetişmek için durmadım bile. Duvarın önüne geldiğimizde çevik bir hareketle duvara tırmandı. Üste oturup elini bana yeniden uzattı. Tuttum. Yanına çekti ve duvardan aşağıya birlikte atladık. Düşüşümü iyi hesaplayamamış olmalıyım. Ya da basketbol potasının demirine kafamı vurduğum için mi böyleydi bilmiyorum. Bayılmışım.


Uyandığımda bir hastanedeydim. Aniden sınıftan koşarak çıktığımı ve bahçe duvarını aşmaya çalışırken düştüğümü söylediler. Onlara Işıl’ı sordum. Kimi sorduğumu anlamadılar. Anlattığımda, öyle bir kadının olmadığını söylediler. Işıl’ı görmemişlerdi. Görmedikleri için de yok olduğunu sanıyorlardı. Oysa ben görüyordum onu. Her gece beni ziyarete geliyordu. Baş ağrısı yüzünden uyuyamadığım zamanlar başımı göğsüne yatırır masal okurdu bana. Uyuduğum en huzurlu uykuya dalardım.

Hastaneden taburcu olacağım günün sabahında babam geldi odama. Gözleri doluydu. Bir mafya patronu asla ağlamaz derdi bana çocukken, ağlamayı kesmediğim zaman. Genelde annemi hatırladığım zaman ağlardım. Ona şizofreni teşhisi koymuşlardı. Bir sabah kapıyı açtım ve annemin tavandan sarkan bedenini buldum. Okula götüren özel şoför gelmişti, geç kalmak üzere olduğumu söylemişti. Ben de okul çantamı bulamıyordum. Salona girdiğimde buldum çantamı. Annem iplerini ve tutacak kısmını koparıp kendini asmıştı. O zaman dahi ağlamayan babamın şimdi neden gözleri suluydu. 


Başka bir hastaneye yatıracaklarmış. "Kafamdaki darbe o kadar kötü mü?" diye sordum. Onunla alakalı değilmiş. Psikiyatri kliniğine götüreceklermiş. 

Onların göremediklerini gördüğüm için şizofren diyorlar bana. Ne aptalca. İlk önce bir devlet hastanesinin kliniğine yatırdılar beni. Oradaki yeni atanmış psikiyatristle iddiaya girdim. Ona Işıl’ın gerçek olduğunu kanıtlayacaktım bir hafta içerisinde. Kanıtlayamadım. Kendimi boğarak intihara kalkışınca babam beni oradan alıp özel bir kliniğe yatırdı. Kliniğin müdürüne sık sık para yedirtiyordu ki beni dışarı çıkartabilsin. 

Yine yasak olmasına rağmen para verdiği için beni çıkarttığı bir gün saldırıya uğradık. Rakibi olan mafya patronu tuzak kurmuş babama. Bizi arabaya binip iki sokak ilerlemiştik ki kırmızı ışıkta önümüzü kestiler. Babam ne olduğunu anlayamadan şoförü onun başına silah dayadı. O esnada arka koltukta aylardır Işıl’ı görmemenin üzüntüsüyle transa geçmiş olan ben, şoförün eline hızla saldırdım. Dişimin arasında parçalanan elinden silah düştü. Babam hem onun silahını hem de belindeki silahı çekerek arabanın dışındakilere sıkmaya başladı. Arabadan çıkıp arka koltuğun kapısını açtı. Onun arkasına çömeldim. Ara sokaklara kaçmaya çalıştık. Bir binanın içine girdik. Dördüncü kattaki kapısında 17 yazan daireye zorla girdik. Yaşlı bir adamın tek başına yaşadığı evmiş. Gecenin çökmesini bekliyorduk. Babam da o esnada telefon görüşmeleri yapıyordu. Adamları ona ihanet ediyordu bir bir. Onu dışarıda koruyacak kimse kalmamıştı. Memleketindeki adamları getirtmesi gerekiyordu. Yani geceyi de burada geçirecektik. 


Olur da kaçar diye yaşlı adamı karyolanın demirine bağladı Bana "Yorgun düştün uyu sen de." dedi. 


Saate baktım. Gecenin on biri. 


Ellerimde ıslaklık hissedip uyandığımda da ilk önce saate baktım. Sabahın dördü. Elimdeki ıslaklık ise kanmış. Yaşlı adamın kafası kucağımdaydı, satırla beraber... Babamsa kayıptı. Umursamadım, uykum ağır geliyordu. Yeniden uyudum. 

Yaşlı adamın her gün kahveye gitmek gibi bir huyu varmış. "Ay adam ölmüş müdür acaba?" "Yazık, tek başınaydı zaten." "Yabancı memleketlerde ölsen kokun çıkınca anlıyorlar. Bak biz arkadaşları, komşuları merak ettik hemen bir gün görmeyince." diyalogları eşliğinde kapıyı kırdılar. Gördükleri halimi beğenmediler galiba. Öldüğümü sanmasalardı tekme atmayı bırakmazlardı. 

Mahkeme heyeti akli dengemin yerinde olup olmadığını çok tartıştı. Nasıl karar verdiler bilmiyorum ama kendimi burada buldum.

Bazen aklıma gelir ve babamın nerde olduğunu, yaşlı adamın kafasını kimin kestiğini merak ederim.’’


Hezaz ve Uçurum, Neminem’in konuşması bittiğinde açık kalan ağızlarını kapattılar. Neminem’in merak ettiklerini onlar da merak ediyordu. 


Uçurum "Sıra bana geldi galiba.’’ dedi. "Hissedemiyorum ben. Acıyı hissedemiyorum. İlk fark eden annem olmuş. Mutfakta soğan doğrarken burnuna yanık kokusu gelmiş. İçeri girdiğinde elini sobaya yaslamış gülümseyen beni görmüş. İki yaşındaymışım. O zamana kadar nasıl anlamamışlar, şaşar hâlâ annem. Doktora gitmişiz. Bir sürü test yapmışlar. Beynimdeki duyu reseptörlerimde sorun varmış. Çaresi yokmuş. Böyle yaşamaya alışacakmışım. Alıştım ben de. Yere düştüğümde dizlerime bakıp kan akıyorsa yaralandığımı anlıyordum. Sobaya acıyı hissettiğim için değil annemler dokunma dediği için dokunmuyordum. Hissedememenin iyi yönleri de vardı ama. Babam beni dövemiyordu. Yaramazlık yapıp bilgisayarına su döktüğümün ertesinde beni dövünce acı çekmemi, yalvarmamı, özür dilememi bekliyordu herhalde. Ama ben şaşkındım sadece. Bu sesler vücuduma değen babamın kemerinden nasıl çıkıyordu? 

Bedenimin hissedememekteki başarısızlığı, ruhumun da hissedememesine neden oldu. Çok kitap okuyordum, öğretmenimin elime tutuşturduğu Jules Verne’yi keşfettikten sonra kitap okumayı çok sever olmuştum. Her türden, her konudan kitap okumaya çalışsam da kitaplardaki karakterleri anlayamıyordum. Nasıl hissedebiliyorlardı bunca duyguyu? Kafamı kitaplardan kaldırıp pencerenin dışına bakıyordum. Acı çekmekten, hissetmekten kaçınan insanlar... Bense merak ediyordum. Onların duyguları ve hisleri vardı. Neden eksiktim ben?


Liseye geldiğimde ergenlikle beraber anlamsızlık iki katına çıktı benim için. Sevdiğim biri vardı. Onunla konuşmaya hazırlarken kendimi, teneffüste arka bahçede başka biriyle dudak dudağa gördüm. Tesadüf mü dersiniz bilmem, o akşam eve doğru yürürken mahalledeki bakkalın intihar ettiğini duydum. Sevdiği biri varmış, istemeye gitmek için haber yollamış. Sevdiğinin babası kabul etmemiş bakkala verecek kız yok diyerek. Sevdiğinin de gönlü yokmuş zaten onda. Eve gittim, gece yarısını bekledim. İlk aşktı yaşadığım. Diyordum ki kendi kendime, ilk defa hissedebiliyorum. Hissetmek denen o takıntılı olduğum bilmeceyi çözüyorum. Yalanmış. İçimde büyük bir öfke vardı. Bileklerimi, dişlerimle ısıra ısıra kestim. Yetmedi, kopardım. Her koparışımda daha derine inmeye çalışıyordum ki büyük bir damarı kesebileyim. Annemin odama gireceği tuttu. Sonra istikamet burası.’’


Neminem, "Artık geçmişlerimizi biliyoruz. Planı açıklıyorum. Yemekhanedeki güvenlik görevlisinden çakmağı alacağım. Gece olunca yangın çıkaracağım. Sesi duyar duymaz herkes aşağıya inerken siz yukarıya benim odaya gelin. Sonra bahçeye çıkıp kapıdan kaçacağız.’’ dedi. "Bu kadar basit mi? Kaçabilecek miyiz?’’ diye sordu Uçurum. Sorusuna Hezaz cevap verdi: "Göreceğiz.’’