Kocaman, yüksek binaların arasında bir boğulma hissi takıldı peşime. Bıçak gibi göğsüme saplandı, nefes almaya çalıştıkca iyice içine düşüyordum. İnsanların sokakları terk edişinden sonra saatler oluyordu. Yalpalayaraktan buldum eve giden metronun sessiz ve karanlık tünelini. Oturduğum köşede trenin bu istasyonu buluşunu bekliyorum. Dizlerimi titretiyordu uçsuz bucaksız tünelin içinde esen soğuk rüzgâr. Bekleyişim saniyelerden dakikalara dönüşüyor, belki de saatleri buluyordu tam çıkaramıyorum. Ne kadar hatalı olduğumdu düşündüğüm tek şey. Gitmem korkumdan, dönmeyişim ise utancımdandı. Gitmemeliydim diye sayıklayıp duruyor düşüncelerim, esaretini kırmaya yeltenmiyordum bile. Titreme, bir vakit sonra tüm vücudumu sarıp sarmaladı. Üşümekten değildi bu sefer, artık yalnızca duyguların ağırlığındandı. Gözlerim doldu, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum sanırken her hıçkırışımda sesim iyice içime hapsoluyordu. “Nasıl oldu tüm bunlar, hangi cehennemdeydi aklım?” diye sorup duruyordum kendi kendime. Her yeni düşüncede biraz daha bastırıyordu göğsüme seslerini duyuramayan hıçkırıklar. Kaybolan zaman algımda tren düdüğünün hiç ötmeyeceğini hissettim derinlerde. Bu tünelin artık kullanılmadığını, trenin hiç gelmeyeceğini, beni evime, gidip de dönemediğim yere, götüremeyeceğini öğrendiğimde aklımda tek bir düşünce belirdi: Tüm hayatım boyunca doğru yolları hep yanlış istasyonlarda aramışım. Gelmeyecek trenler, doğmayacak güneşler... Tökezleye tökezleye çıkarken merdivenleri ağzımda geveleyip durduğum cümleydi bu. Yola adımımı attığımda medeniyet yeniden inmişti yeryüzünün sonu olmayan yükseklikte binalarının arasındaki şehre. Ayağım takıldı eğri büğrü taşa, devrildim şeritlerin üzerine. Güneşin doğuşuyla akan suyun bir şekilde yatağını bulduğu şehirde ben artık yoktum. Bir daha doğruyu ararken yanlış yollara sapamayacak; doğmayacak güneşleri, gelmeyecek trenleri bekleyemeyecektim.