İlkokul birinci sınıftayım. Okulun ilk günlerinden olmalı. Öğlenciyiz, son teneffüs zili çalmış. Sınıf bomboş. Herkes teneffüse çıkmış. Bense sınıfın içerisinde tek başımayım. Henüz arkadaş edinememişim. Pencerelerin olduğu sırada yerim. Solumdan dışarıya bakıyorum. Güneş bulutların ardından yavaşça düşüyor karanlığa. Akşam olacak. Karanlık çökecek. Karanlık, çocuk hâlimin en çok korktuğu canavar.

Tekrardan sınıfın içerisine bakıyorum. Sıralarda çantalar duruyor eğri büğrü. Tahtaya bakıyorum yeşile boyalı üstünde beyaz tebeşir tozları. Öğretmen masasının örtüsü mavi beyaz karelerle bezeli. Hepsi birleşip göğsüme oturuyor sanki. Nefesim daralıyor. Sınıfın kapısı kapalı. Dışarı çıkmak istiyorum, teneffüse gitmek, bahçede oynayanların arasına karışmak. Ama dışarıya çıkmaktan korkuyorum. Kimseyi tanımıyorum çünkü, ya kaybolursam. Sınıf boğuyor, boğuyor beni.

Çocuk halimle adını adlandıramadığım bir canavarı hissediyorum. Son bir cesaretle hızla sınıftan dışarıya çıkıyorum. Sınıfın kapısını açınca koridorda annemi görüyorum. Okula gelmiş beni almak için, elinde bir bisküvi. Koşarak ona sarılıyorum. Ağlıyorum. Neden ağladığımı soruyor. Hiç kimsenin olmadığını, sınıfın boş olduğunu söylüyorum. Sen de çıksaydın ya, ne olacak diyor. O ana gidebilsem, önce çocukluğumun elinden tutar teneffüse çıkarıp arkadaşlarıyla tanıştırır, sonra da gökyüzünün fotoğrafını çekerdim.