Anayasa tarihimize bakarsanız maalesef pek parlak şeyler göremezsiniz. Hele hele kendimizi bu açıdan Batı ile kıyaslasak durum daha vahim bir hale gelir, milletçe anayasa dersinden sınıfta kalırız. Batı tarihine bakacak olursak, ilk anayasa örneği olarak da Magna Carta’yı ele alırsak, gavurların anayasa tarihini 1215 senesine kadar götürebiliriz. O tarihlerde koskoca cihan imparatorluğumuz, Osmanlı, henüz portakalda vitamin bile değildir. Anadolu Türklerinin de öyle anayasayla falan uğraşacak bir hali yoktur daha. Gerçi, imparatorluk kurulduktan ve fetihlerle topraklarını genişlettikten sonra dahi kimsenin aklına bir anayasa yapmak gelmemiştir. Bir anayasa ihtiyacı hissedilmemiştir. Bu ihtiyaç ve bir anayasa fikri; tee 1876 yılında, zaten Meşrutiyet’in ve bir anayasanın ilanının sözünü vererek başa geçirilen İkinci Abdülhamit tarafından giderilmiştir. İkinci Abdülhamit’i başa geçiren devlet adamları, padişahın kendilerine verdiği bu sözü tutmasına oldukça şaşırmış olmalılar. Hatta o kadar şaşırmış olmalılar ki hazırladıkları anayasada bu şaşkınlığa ait belirtiler görülebilmektedir. Kanun-ı Esasi, o zamana değin görülmemiş bir anayasa özelliği taşır. Normal anayasalarda halkı devlete karşı koruyan kanunlar bulunurken Kanun-ı Esasi bunun dışına çıkar ve “padişahı halka karşı korumayı” amaçlar gibi görünür.


Kanun-ı Esasi, “anayasa” diyebileceğimiz ilk metin olarak kabul görür. Lakin bu ilk anayasa maceramız beklenenden kısa sürer. İkinci Abdülhamit, Ruslarla yapılan savaşı bahane ederek hem meclisi tatil eder hem de anayasamızı askıya alarak bir istibdat devrini başlatır. Hem meclisin tatili hem de anayasanın askıya alınması beklenenden “biraz” uzun sürer, 30 yıl kadar. Her ne kadar bir istibdat ve sansür devri olsa da Abdülhamit zamanında bir milletvekili olmak hepimizin arzu edeceği bir iştir. Düşünsenize, işiniz sorulduğunda “milletvekiliyim” diyorsunuz ama senede tek bir gün bile işe gitmiyorsunuz. Hatta milletvekili olduğunuzda diyelim ki 50 yaşındaydınız. Daha meclise ayağınız alışmadan padişah hazretleri sizi tatile çıkarıyor. Meclis tekrar açılana kadar 30 sene geçeceği ve muhtemelen öleceğiniz için bir daha çalışmak zorunda kalmıyorsunuz. Padişah hazretleri o dönemde milletvekillerinin maaşlarını da ödettiyse istibdat devrinde bir milletvekili olmak hiçbirimizin hayal bile edemeyeceği bir meslek haline geliyor.


Kanun-ı Esasi gerçekten büyük olaydır. Çünkü ilk defa bir padişah anayasa yapılmasına, kendi güçlerinin kısıtlanmasına “evet” demiştir. Tarihçiler olayın hep bu yönüne dikkat çeker ve fakat aynı derecede önemli bir tarafı göz ardı ederler. Padişah anayasaya yalnızca “evet” dememiştir, bu ‘evet’in ardından kocaman bir “AMA” gelmiştir. O “ama” da tam 2 yıl sonra, kendinden önceki ‘evet’i çöpe atmış ve Kanun-ı Esasi rafa kaldırılmıştır. İşte bu yüzden Kanun-ı Esasi bir anayasa değil, bir “ama”yasadır. Tıpkı kendinden sonra gelecek olan 1924, 1961, 1982 ve 2017 “ama”yasaları gibi. Kanun-ı Esasi bunlar arasında ilk “ama”yasa olarak özel bir yer edinir tarihimizde.


İşte, daha beş sene önce referandumla yeni bir “ama”yasa sahibi olan milletimizin kendini hâlâ bir anayasa tartışması içinde bulması, kulağa hiç de şaşırtıcı gelmemektedir.