Kuru yapraklar, yere düşünce kopan çığlıklar. Varlık öyle ağır ve yavan, bir şey her şeyden çıkıp yine bir şeye varınca ve her şey bir şeyden çıkıp yine her şeye varınca, işte ben oradayım. Kısa bir hikaye anlatmadan önce söyleyeceklerim ışık tutsun benliğime; özüm saklı tanrı cennetinde, kuru bir cenin, pozisyondan pozisyona girer doksan dakikalık maç süresince, takımlar çetin; hile ve küfür serbest bu mücadelede. Yaşamın kıyısında, dalgaların fırlattığı yapraksız dal parçaları, dostları haykırarak savruluyorlar insan yutan dalgalar arasında. Ölüm volta atıyor kumsalda. Parmak araları kum doluyor ve ayağına batan şeyin deniz kabuğu olduğunu anlıyor. Deniz kabuğu sudan yeni çıkmış besbelli, yıldızları ararken karaya vurmuş, derinlerdeki yerine göklerdeki yıldızlara vurulmuş. Yüzeyin gerginliği üzerinde yine, ekşi bir yüz ifadesi, her denilene öfkeli cevaplar. Tasasız bir mavilik siyaha çalıyor yerküre gecelerinde. Yolunu kaybetmiş gemiler, düşen yapraklar gibi dört yana dağılan filikalarda yardım çığlıkları. Elinde bastonuyla yaşlı kaptan az buz dövmedi miçoları. Yara bere içinde çocuklar, kaybetmişler çocukluklarını, içlerinde var bir tek, o da dergi sayfalarında kalan imiş sadece. Oyuncak çıkar diye tüm parasını sürpriz yumurtaya gömdü aralarındaki en küçük miço. Yumurtadan çıkan gemi parçaları, belki yeterince biriktirirse ileride olacaktır bir gemisi. Tayfalar bilmez ama her sabah bir yudum rom içer bu hayalperest miço, ağzındaki süt kokusu gitsin diye. Sözüm ona tayfalardan nöbet tutan kalmadı şimdi, filika kıtlığında dal parçalarına ve deniz kabuklarına tutunmaya çalışıyorlar çapraz ateş arasında. Pruvadan bir feryat figan koptu ki sorma. Ses dalgaları yaladı geçti yüzey gerginliğini, vardı kıyıdaki fenerciye. Fenerci yaşadığı için şükran duyuyor, yediği mumları kusuyor yerküre gecesinde ve kusmuklardan yeni bir mum yapıyor. Çığlıkların geldiği yönde hava berbat, deniz köpürmüş ve sanmaz sağ çıkan olacak bu su kıyametinden. Fenerci düşünceli düşünceli yürürken gırtlağı yırtılmış bir kadın çıkageldi sulardan. Fenerci piposunu söndürdü topuğunda, yaklaştı kadına dehşet ile. Yosun kaplı bedeni uzun boyunlu genç kadının, saçları tuzdan ağarmış ve kafa derisine yapışmış. Dili ve yüreği kupkuru, incecik parmaklarını gezdirip bu yerküre gecesinde, yakamozları yakalamaya çalışır gibi bir o yana bir bu yana sallıyor çelimsiz kollarını. Kapkara kaşlarından akan tuzlu sular gözünü yakmış olacak ki, Fenerci'nin burnuna yanık kokuları geliyor. Kadın sakin, dipdiri hisleri ile soruyor buyurgan ama usulca: 


- Sen koca çınar. Bu yerküre gecesinde yalnız durursun umut kıyılarında. Hiç mi korkmazsın deniz seni yutar diye ya da ay düşer diye kafana gök kubbeden? Ne diye böyle yalnızsın, çocuğun da mı yok evinde seni bekleyen? Ya bir karın? Belki bir genç kıza sevdalısın, ya da namussuz bir adamsın, o yüzden kadınlardan kaçarsın, erkeğe en yakışan sıfat “namussuz”dur kanımca. Onlardan bu beklenir, yaşlı kaptan gibi namussuz olur çoğunluğu. Söyle bana şimdi; gördün mü düşürdüğüm cevheri? Deniz aldı onu benden, ya çekti kendi içine, ki bu beklenir ondan, ya da getirdi bıraktı senin yanına, yalnız, namussuz adamın barınağına. 


Fenerci bir parmak attı boğazına, çıkardı küçük dilini. Şapkasını düzeltti ve attı bir adım öne. Sanki güzel bir şarkının sözlerini unutmuş gibi ıkınmaya, çaresizlikle kadına bakmaya başladı. Çok sürmedi afallaması, kendini toparlayıp tanrıyı da yanına alınca başladı konuşmaya:


- Ey sen, denizden çıkan yaratık, ya da iblis, kadın kılıklı Siren. Nedir lanetin? Nereden geldin bu yalnızlıkla dolu yerküre gecesinde? Oysa ben sadece kıyıları yoklar idim, köşede kalmış birkaç ot, belki de yengeç yakalar da karnımı doyururum diye yürür idim. Hangi dert attı seni buraya? Ne diye geldin yanıma, bu yalnız, kireç tutmuş ömrümde, ne diye belirdin böyle, bir kadın bedeninde? Tabutun mu dar geldi, yoksa odunun mu bitti cehenneminde? Derhal terk et burayı, tanrı da yanımda, korkmam senden, ölüm beni alacak olsa bile.


Kadın gülümsedi bu hadsiz fenerciye bakarak. Sandığından naif bir adam ya da tanrısına fazla güvenen bir yobaz, alçak bir ukala, ya da her erkek gibi namussuzun teki sadece, diye düşündü. Onu kırmamak adına, geriledi yavaşça ve cevap verdi küstah Fenerci'ye:


- Tanrın da yanındaysa sor bakalım ona; nerede benim cevherim? Halbuki daha sabah onu sevmiş, emzirmiş idim, şimdi boş kaldı kucağım, denizanalarına ve balinalara sordum, soruşturdum, kimse görmemiş miçomu, kimse duymamış haykırışını ve kimse düşünmemiş varoluşunu. Benim yavrum nerede şimdi?


Fenerci bu ruhun azap içinde olduğunu anladı. Parçalanmış gemiden artakalan hayatların bir yansımasıydı. Gemici hikayelerini çok dinlemişti tavernalarda, iki lakırdı edene bira ısmarlardı yerküre gecelerinde, susturmak için yalnızlığını, için için onu parçalayan. Huzur bulsun diye hayalet, ya da Siren veya iblis, her ne ise, onurlu bir ifade takındı suratına. Eğildi kadının önünde, tuz ve kadın kokusu büyülüyordu onu çıplak kayaların üzerinde.


- Huzursuz ruha saygı duyar bu aşağılık adam. Size kötü davrandım, daha ne olduğunu anlamadan. Böyle eğilirken, işte, yıldızlar üzerimde ve şahidim yalçın kayalar, kurban saysın senin acına Aegaeus bu adamı. Öyle gözüm kara, korkmam olmayandan ve olandan hiçbir zaman. Ancak tanrılara karşı boynum kıldan ince, kutsandığımı anladım seni görünce bu yerküre gecesinde. Bu tanrının kayrası değil de nedir? Bir kadın, hem de bu berbat gecede, arar yavrusunu, böyle güzel, yalnız bir kadın, namussuz sayar adamları, belli kırık kalbi, belki de yalnız bir annesin ve yavrunu yaşam amacın bellemişsin. Ancak söylemezsem olmaz; görmedim yavrunu, belki de o, belki de... yaşıyordur hâlâ, tutunmuştur bir tahtaya, ya da binivermiştir bir kayığa.


Kadın öldüğünü anlamamıştı. Yürüyor, konuşuyor, duyuyor diye var olduğunu sanmıştı. Halbuki tanrının zihnindeki bir düşünce olarak kalmıştı. Daha fazlası olamaz, bir düşünce, bir imge, bugün var yarın yok, aforizma, ardı arkası kesilmez keder ve acı, öyle sahte, şeffaf gerçeklik, ihtiyatlı hazlar, öyle gelip geçici, bu kadın da öyleydi işte. Bir düşünce, sadece bir imge, Fenerci dışında gören de olmamıştı ya onu, belki de Fenerci'yi de yalnız o görüyordu. Fenerci de canlı kanlı olmasına rağmen var olmadığını sanıyordu. Yürüdüğüne, konuştuğuna, duyduğuna inanmazdı, yaşadığını anlamamıştı. İkisi de yalnız ve kaybolmuştu bu yaşamda, birbirinin zıttı, biri var iken diğeri yoktu, ancak şimdi ikisi de yoktu, yine de biri var olduğunu sanıyordu ve diğeri yok olduğunu, tanrı da birinin var olduğunu sanıyordu, ötekinin yok olduğunu. Oysa bir aynadan başka bir şey değildi mesafe, söylenenler havada onca yol alıyordu. Çiseleyen yağmur, rüzgar; bu iki ruhu birbirine katıyordu. Fenerci'nin özür dileyen bakışları, alçak sesi, doygun zihni kadının vahşi bakışlarına, heybetli seslenişine ve gem vurulamaz düşüncesine galip gelemiyordu. İki parça ve ikisi de yarım, ancak ikisi de aynı yarım, o yüzden bir bütün oluşturamıyordu, çünkü birbirlerinin tersinden başka bir şey değillerdi. Aralarında ayna var ve aynadan yansıyan biri, yansımayan diğerinin tıpkısı. Kadın idrakini zorladı, aklı var olmadığını kavrayamadı. Gerisingeri döndü denize, girdi soğuk sulara, elleri dolup taşıyordu gözyaşlarıyla. Bir amaç bulmuştu yaşamında, olmayan yavrusunun var olduğunu bellemişti, sonra onu kendi kendine kaybetti ve kendi kendisine öfkelenip açık denizlere attı kendini. Sonra o hain dalgalar, acımasız tanrılar, özellikle Boreas kustu öfkesini ölümlüler üzerine. Yaşlı Kaptan'ın gemisini de, var olmayan kadını da gömdü sulara. Ağzı süt kokan miço da karıştı enginlere, kayboldu arafın hiçliğinde. Neydi tanrıları kızdıran, yoksa bu kadına tecavüze kalkışan sarhoş Kaptan mı neden oldu tüm bunlara? Ya da küfürlü marşlarla tanrılara söven tayfalar mı sebep oldu gark olmaya? Neydi bu namussuzların namussuzluktan başka yaptığı? Oysa doğasında vardı namussuzun namussuz olmak ve ona kızılamazdı namussuzluk etti diye, çünkü o namussuzdu ve namussuz olduğu için namussuzdu. Kimse bilemez, öfkelendi tanrı işte ve vurdu şamarını suratının ortasına gariplerin. Şimdi de bu ceset-kadın, yürüyen ölü, ya da iblis veya hayalet, adı her ne ise, arar durur var olmayan yavrusunun var olmayan bedenini, bir yandan da onun ölmediğini düşünür, ancak kendi ölümüne inanmadığı için ister bunu, oysa bilseydi öldüğünü, yavrusunun da ölmesini dilerdi bu sefer, var olmayan yavrusunun yok olmasını dilerdi. 


Fenerci, kadının arkasından bakakaldı, hiçbir şey anlamamıştı ve konuşması yarım kalmıştı. Kadın arkasına bile bakmadan gömüldü karanlık sulara, upuzun, zayıf saçları yüzüyordu gergin yüzeyde. Daldı bilinmezliğe ve tanrının düşündüğü benliğinde, tanrının düşünmediği, var olmayan evladını düşünmeye başladı, var olmayan bir şeyden var olamazdı hiçbir şey ve bu sefer bir şey, her şeye değil de hiçbir şeye yol alıyordu, ancak yine bir şeye varacaktı, hiçbir şey de aynı şekilde her şeye değil de bir şeye yol alıyordu, ancak varacağı nokta yine hiçbir şey olacaktı. 


Fenerci çekti gitti kulübesine. Kapattı kapı, pencere ne varsa. Yaktı piposunu, içti gece boyu. Sabah olduğunda, etraf martı sesleriyle dolduğunda çıktı kulübeden, yürüdü sahil boyu, hava parçalı bulutlu ve deniz sütlimandı. Düşünceli düşünceli, boş mideyle yürürken, ayağına bir şey takıldı aniden. Önce bulamadı hiçbir şey ne kadar aradıysa da, sonra kaldırdı ayağının dibindeki taşı, orada bir şey geçti eline. Bir deniz kabuğu, hayli büyük; elinde evirdi çevirdi, sonunda içine bakmak aklına geldi. Aralığa dayayınca uykulu gözlerini, gördü o kelimeyi:


Ölüm.