(2019 senesi)


Hafsa simidinden bir ısırık aldı, henüz lokmasını yutmamıştı ki ‘’Afra.‘’ dedi. Kafamı denizden ona doğru döndürdüm. Kendimi bildim bileli yanımda hep Hafsa vardı. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Simit ve çay alarak sahile gelmiştik. Konuşmaya ihtiyacımız olduğunda hep böyle yapardık. Ama bu sefer bir gariplik vardı. Onu ilk defa yüzü bembeyaz bir halde bu kadar gergin görüyordum. ‘’Efendim Hafsa?‘’ dedim. Gözünde biriken yaşları saklamak istediğinden olsa gerek gökyüzüne doğru kaldırdı kafasını. Ve titremesini bastırmaya çalıştığı sesiyle konuşmaya başladı. ‘’Yıldızların hikayesini biliyor musun?‘’ dedi. O an yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Neler olduğuna anlam veremiyordum, tek bildiğim acı çektiğiydi. ‘’Bilmiyorum.‘’ dedim. Hafsa anlatmaya başladı. ‘’Köyün birinde bir bebek doğmuş. Annesi yıldızlar onun yanında görünmez kılınsın diye adını Güneş koymuş. İstemiş ki o varken diğer yıldızlar önemini yitirsin, o kendi yolunu kendisi aydınlatabilsin. Doğumun ardından yıllar geçmiş, köye bir salgın gelmiş. Bu salgın sonucu birçok kişiyle birlikte Güneş’in annesi de ölmüş. Koskoca köyde Güneş yapayalnız kalmış. Yalnızlık o kadar çok canını yakıyor, annesizlik beynini o kadar meşgul ediyormuş ki geceleri uyuyamamaya başlamış. Nadiren uyuduğundaysa kabuslarla uyanıyormuş. Yine uyuyamadığı bir gün hava almaya çıkmaya karar vermiş. Çimenlerin üstüne oturmuş. O otururken kim olduğu bilinmez bir genç çıkıp gelmiş. ‘Seni böyle üzen ne? Çok kötü gözüküyorsun.’ demiş. Dahası Güneş için endişelenmiş. Annesinin ölümünden beri ilk defa kendisi için birinin endişelendiğini hisseden Güneş ona karşı güven duymuş. Ve başlamış başından geçenleri anlatmaya. Adının hikayesini, annesini, onun ölümünü, yalnız kalışını... Her şeyi anlatmış. En sonunda kan çanağına dönmüş dolu gözleriyle ‘Ben artık kendi yolumu aydınlatamıyorum. Yapayalnızım.’ demiş. Onun üzüntüsü içine işleyen genç önceleri nenesinden duyduğu hikayeyi ona anlatmaya başlamış. ‘Nenem derdi ki her insan aslında bir yıldızdır. Öldüklerinde hayatlarına gökyüzünde yıldız olarak devam ederlermiş. Ondandır bazı günler gökyüzünde bir sürü yıldız olurmuş. Çünkü herkes sevdiklerini özler ve gökyüzünde sevdikleriyle buluşurmuş. O günden beri ailemin kaybına üzülmemeyi öğrendim ben. Senin annen de gökyüzünde. Hatta şu en parlak olanıdır belki. Eğer kendini yalnız hissedersen gökyüzüne bak. Çünkü orada sevdiklerimiz hep bizimledir.’ demiş. Bunu duyan Güneş sırf yıldızlarını ışıltısını söndüren o müthiş ışık olmamak için adını kullanmamaya yemin etmiş. Kendisini her yalnız hissettiğinde yıldızlara bakmış. O gence de bir daha rastlayamamış."


Yıldızların hikayesini bitirdiğinde artık gözünden süzülen yaşları durduramıyordu Hafsa. Bana döndü ve ‘’Eğer kendini çok kaybolmuş hissedersen ve ben yanında olamazsam yıldızlara bak, olur mu? Ben hep orada olacağım.‘’ dedi. Ne olduğunu anlamaksızın gözümden yaşlar boşalmaya başladı. Alacağım cevaptan korkarak ‘’Ne demek istiyorsun?‘’ dedim. Onun sesinin titreyişi benim vücuduma yansımıştı. Ölüm, yıldızlara bakmak, kaybolmuş hissedersem... Her kelime zihnimde dolaşıyor ve birbiriyle bir anlam kurmaya çalışıyor fakat hep başarısız oluyordu. O sırada Hafsa ayağa kalktı ve geç olduğunu, eve gitmesi gerektiğini söyledi. Durumun beni soktuğu halden dolayı hiçbir şey diyemeden gidişini izledim.

Sonraki gün cama çarpan yağmur damlaları uyandırmıştı beni. Gözümü açtığımda annemin kahvaltı için bana seslendiğini duydum. Uyku sersemi bir şekilde elimi yüzümü yıkamaya gittim. Kahvaltı masasına oturduğumda annem babamın her sabah haber izlemesinden yakınıyordu. ‘’Her sabah bu haberlerle ne diye içimizi karartıyorsun? ‘’ diye sitem ediyordu babama. Babamsa anneme karşı en tatlı halini takınarak ‘’Sen istersin de eğlenceli bir şeyler açmam mı?‘’ diyerek güldü. Ardından Tom ve Jeryy’i açtı. Onların bu haline gülerken aklıma dün gece Hafsa ile konuşmamız ve bir şey demeden gidişi geldi. Birden yüz ifademin değişmesinden olsa gerek, babam ‘’Hayırdır kızım, bir sorun mu var?‘’ dedi. Gülerek ‘’Hayır babacığım, nereden çıkarıyorsun?‘’ desem de içim içimi kemiriyordu. Yanımda duran telefonu kapıp Hafsa’ya mesaj yazmaya başladım. ‘’Dün anlattıkların da neydi? Bir şey demeyecek misin?‘’ yazdım, gönder tuşuna bastım. Ve tüm gün mesajıma cevap bekledim. Ama yazdıklarıma cevap vermedi. Gün sonunda, sonraki gün onu aramaya karar vererek yatağa uzandım. Anlattıklarını düşünürken uyuyakalmışım.

Sabah uyandığımda ilk iş telefonuma mesaj gelmiş mi diye baktım. Mesajın üzerinden on altı saat geçmişti. Ve hala mesajlarıma cevap vermiyordu Hafsa. Endişelerim arttığından annesini aramaya karar verdim. Telefonumdan numarasını çevirdim ve açmasını bekledim. Birkaç saniye sonra telefondan Zeynep Teyze’nin yorgun sesi duyunca kötü bir şeyin olduğu düşüncesi tamamı ile beynimi kapladı. ‘’Alo Afra. Kızım nasılsın?‘’ dedi. İyi olduğumu söyledim. Halini hatırını da sorduktan sonra Hafsa’ya ulaşamadığımdan bahsettim. Zeynep Teyze Hafsa’nın adını duyunca birden telefonun öbür ucundan kesik kesik hıçkırıklar gelmeye başladı. Zeynep Teyze’ye yanlarına geleceğimi söyledim, tam telefonu kapatacaktım ki Zeynep Teyze Hafsa’ya lösemi teşhisi koyduklarını ve tedavi için babasıyla Ankara’ya gittiklerini söyledi. O an vücudumu sarmalayan acıya karşı koyamadım. Çocukluğumdu o benim. Ve birden bana gitmeden önce dediklerini sanki zihnimin içinde tekrardan anlatıyor gibi hissettim. ‘’Eğer bir gün kendini çok kaybolmuş hissedersen ve ben yanında olamazsam yıldızlara bak, olur mu Afra?‘’


(Günümüz)


Derin bir nefes alarak oturduğum koltukta rahatsızca kıpırdandım. Annem, babam, kardeşim... Herkes kapının önünde bekliyordu, endişeleri ta odanın içine kadar nüfuz ettiğinden anladım bunu. Gözüm doktorun masasının baş köşesine çerçevelenmiş söze takıldı. ‘’Vardır elbet bir çıkılacak yol.‘’ yazıyordu. Sahiden insan en zor anlarından çıkacak bir yol bulabilir miydi? Bu mümkün müydü? Aklım bu sözde oyalanırken doktor beklentiyle bana bakıyor, bir şeyler söylememi istiyordu besbelli. Benimse zihnimde hep Hafsa’nın sesi bozuk plak gibi tekrarlanıyor, söylemem beklenen kelimelere odaklanamıyordum. Doktor dalgınlığımı hissetmiş olacak ki kendisi soru sormaya karar verdi. ‘’Merhaba. Ben Ekim. Senin adın ne?‘’ dedi. Neredeyse yaşıt sayılırdık. Fakat onun sesine yansıyan hayat sevincine karşılık benim kara bulutlarım vardı. Hayat buydu çünkü. Her zaman herkese eşit davranmazdı. Kabullenmekten, yaşamaya devam etmekten başka şans sunmuyordu insana. Fakat o an olanı kabullenip devam etmektense hayatımda ilk defa bir kaçış yolu aradım. Her şeyin üstüne giden, cesaretin en önemli şey olduğunu düşünen ben, ilk defa korktum. Birine kendimi açmaktan, hislerimi dürüstçe söylemekten hatta belki hatıralarımla yüzleşmekten korktum. Kaçmak istedim. Ellerim terlemeye başlamıştı. Çantamdan su şişemi çıkardım ve nihayet sorusuna cevap vermek aklıma geldi. ‘’Ben Afra.’’ dedim, gerildiğimi fark etmemesi için içimden dualar sıralarken. Sonrasında ben su şişemi açarken yaşım, mesleğim ve yaşantımla ilgili birkaç soru sordu. Ve dediklerimi bilgisayara geçirdi. Ellerimin terlemesine şimdi bir de titremesi eklenmişti. Sahi bu kadar korkuyor muydum hatıralarımla yüzleşmekten? Bu kadar mı dağılmıştım? Henüz düşüncelerimi toparlayamazken Doktor Ekim’in sesini duydum. ‘’Seni buraya ne getirdi Afra? Biliyorsun, dinlemek benim görevim. Hadi, anlat!‘’ Daha kendi kendime olanı kabullendiremezken, halen kabuslarımla boğuşurken bunu bir de kelimelere dökmenin zorluğunu neden kavrayamıyordu bu insanlar? Gözüme dolan yaşları saklamaya çalışsam da olmadı. İnsan bazen bir şeyi ne kadar isterse istesin olmuyordu. Hatıralarıma savaş açarcasına gözyaşlarım eşliğinde tüm olanları anlatmaya karar verdim. Derdini söylemeyen derman bulamazmış hem, değil mi?

“27 Mart.” dedim ve devam edemedim cümlelerime. Sesimin cılızlığı karşısında irkilmiştim. İnsan en yakınına ölümü konduramıyordu. Doktor Ekim ‘’Evet 27 Mart’ta ne oldu? Bundan bahsedelim ha, ne dersin?‘’ dedi. Bir müddet boş boş duvara baktım. Sonrasında kalan tüm gücümü toparlayarak ‘’Kardeşim...‘’ dedim. Sahiden o benim kardeşim olmuştu. Hüzünlüyken, mutluyken, heyecanlıyken, ne yapacağımı bilemez haldeyken hep o vardı yanımda. Bana hep bir çıkış yolu göstermişti. Şimdiyse tek başımaydım. ‘’Lösemi tedavisi görüyordu 1 senedir.‘’ dedim. ‘’Tedaviye cevap vermişti, vücudu savaşıyordu. Her şey çok iyi gidiyordu.‘’ derken bir an acıdan nefes alamayacağım sandım. Gözyaşlarımın tuzlu tadını alabiliyordum. ‘’Sonrasında her şey tepetaklak oldu.‘’ dedim güç bela. ‘’En son konuştuğumda gözlerine baktım. Ve ne gördüm biliyor musunuz? Yaşama isteği tamamen bitmiş birini. Gözlerine baktığımda gördüğüm çaresizlik hissiyle boğuldum.‘’ Cümlemi bitirdiğim sırada aklıma ölümünden 1 gün önce yaptığımız görüntülü konuşma geldi. Birden ‘’26 Mart.‘’ deyiverdim. ‘’Onunla son kez konuştuğumda sesi sanki tanımadığım birine aitti. O kadar ağırlaşmıştı ki hastalığı, sesi bile çıkmıyordu. Ben son kez konuştuğumuzun farkında değildim ama o farkındaydı sanki. Biliyordu yani. Birkaç saniye konuşmadan sadece beni izledi. Sonunda ağır aksak ‘Seni seviyorum, kardeşim.’ dedi. Çocukluğumu o halde görünce kendimi çok güçsüz hissettim.‘’ dedim bir anda. ‘’O gün telefonu kapatmadan önce bana ‘Yıldızların hikayesini hatırlıyor musun? dedi. Gözyaşlarımdan ekranı göremez halde başımı salladım. İlk defa sesi eski Hafsa gibi çıktı o an. Ve dedi ki ‘Yıldızlara bak, olur mu?’ ‘’Artık ağzımdan çıkan kelimeleri kontrol edemiyordum. Hem ağlıyor hem hislerimi söylüyordum. Onun halini görmüştüm ve bir şey yapamamıştım. Bütün bunlar olmuştu ama ben yardımcı olamamıştım. Ve Hafsa yoktu artık. Yoktu... Yoktu... Aklım onun artık olmadığı gerçeğini kabullenmeye çalışırken birden doktorun yüzünü seçememeye başladım. Dolap, masa, bilgisayar her şey dönmeye başladı. Aniden gelen öğürme isteğimi bastıramadım. Kalan son gücümle masanın yanındaki çöp kovasına ilerledim. Ve durmadan kusmaya başladım. Doktor Ekim’in endişeli gözlerini hatırlıyorum. Sonrası ise karanlık.


(Yaklaşık 20 dakika sonra...)


Kendime geldiğimde etrafımda aşina olmadığım sesler duydum. ‘’Kendine geliyor, herhangi bir sıkıntı yok. Sinir krizi geçirdi sadece.‘’ dedi bir ses. Sözlerin sahibini duymak için yavaşça gözlerimi açtım. Etrafımdaki yüzleri ayırt edemiyordum. Başım feci bir şekilde ağrıyordu. Annemin sesini duydum sonrasında. Aramızda bir sürü duvar var da yine de bana sesini duyurmaya çalışıyor gibiydi. Çok uzaklardan geliyordu sesi. ‘’Her şey geçti yavrum.‘’ diyordu. Gözlerimi açık tutamıyordum. Cayır cayır yanıyorlardı sanki. En son hatırladığım hemşirenin serumumu yenilemek için odaya girdiğiydi. Sonrasında uyuyakalmışım.

Tekrar uyandığımda hava kararmıştı. Hava almak için ayağa kalktım ve camı açtım. İçeri tenimi okşayan bir yaz havası girdiğinde biraz rahatladığımı hissettim. Camın önüne bir sandalye çektim ve telefonumdan rastgele bir şarkı açmaya karar verdim. Kulağıma çalınan müzikte ‘’Gökyüzünde ne çok yıldız var.‘’ diyordu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Sahi, ne kadar çok yıldız vardı. Aralarından en parlak olanını seçtim. Ve fısıldadım. ‘’Kaybolmuş hissediyorum, sen yanımda yoksun Hafsa. Kabul, belki korkuyorum. Ama artık gökyüzüne baktığımda en parlak yıldızın sen olduğunu biliyorum.‘’