Youtube'da dinleyebilirsiniz.


Geçmiş korkuların arasından, daracık sokaklar boyunca yalnız yürüdü. Her köşebaşında kendinden bir iki tutam bırakıp azaldı. Uyudu. Uyurkenki mırıltısı zamanın yıktığı yapıları usulca yaladı. Kırık kiremitlerde ve molozda, dökülmüş sıvada ve çatlamış betonda işitilmeyi bekledi sesi.


Gece onu uyurken yakaladı. Kendine benzeyen ama çok daha ulu bir gölge kat kat örttü onu. Bir vakit kapkara tüyleriyle emdiği göğün koynuna iyice gömüldü. Sürtündüğü bacaklar, kendini bıraktığı kucaklar, başını uzattığı okşamalar yitip giderken uyuyordu. Azıcık sevgiye pençelerini geri çekmenin, bir tas süte baş eğmenin sonucu belliydi: Özlemle semirecekti yalnızlığı.


Ama dünyayla birlikte o da değişti. Ötesini bilmediği çitleri aştı, daha önce tatmadığı meyveleri kemirdi, yüreği daha bir kendinden emin attı. Atalarından miras o yabani ses, otomobil gürültülerinin ve insan homurtularının boğduğu o yabani ses tekrar uç verdi. Sokakların kirli duvarlarına çarpıp yan yatmış dükkân panolarından sekti; dört taraftan kuşattı kenti.  


Kent artık ölü. Usul bir kükreyiş toz kaldırıyor kaldırımlarından. Bir uçtan ötekine yuvarlanıyor taşlar. Yaşamdan geriye bu renksiz tortu kaldı. Ve onca yokluğun ortasında kendinden hoşnut bir mırıltı. Yazgısız ve biteviye yürüyordu kara kedi.


Gece, onun tüyleri kadar koyu değildi. Kapkara sayfaya çalınmış bir damla mürekkep gibi ıslak ve taze, varlığı adım adım genişlemekteydi. Kimi vakit karanlığı ansızın yırtan iki yalım belirirdi, ağaçların arasında iki kızıl güneş… Kedi gözlerinden başlayacaktı dirim, o tutuşturacaktı ehli dünyanın korlarını.


Sokaklardan önce birini, sonra ötekini aşıp kentin dışına vardı. Nihayet bir tepede, mezar taşlarının birbiri ardına yükseldiği bir yokuşta yavaşladı. Sırtını mermere verip serinledi. Taştaki oyuklara geçirmeye çalıştı tırnaklarını. Soğuk bir tıkırtı dolaştı ölüler arasında.


Kurtçuklar tüketmiş eti ve toprak çoktan emmiş kanı. Burada onların sözü geçmez. Burası ölüm kokmaz, hastalıklar doğurmaz. Elbirliğiyle yerin bağrına itilmiştir hepsi. Binbir sözle ve ezgiyle, hep bir ağızdan dualarla ve törenle bastırılmıştır ölümün alaycı sessizliği.


Mezarlar rengarenk çiçeklerle süslenmiş. Demirlikler çevrelemiş bir ailenin tüm fertlerini. Gece sinmiş o demirlere, paslanmışlar. Ve zaman soldurmuş tüm çiçekleri. Yüzlerce harf. Hepsi yan yana gelse bir anlam etmez. Granite kapkara oyulmuşlar.


Kedi büyükçe bir O harfinin çevresini diliyle turluyor. Durup dolaşıp kendi ağzına varıyor. Taştaki toz doyurmayacak onu. Açlık, o bastırılmış yabani sesi tekrar uyandırıyor. Diğerlerine kıyasla daha küçük, kendi boyunca bir mezarın tam ortasına dikiliyor. Mermeri apak, toprağı özenle düzlenmiş, çiçekleri halen diri. Kedinin gözlerindeki yorgunluk yerini iki kızıl yalıma bırakıyor. Yavaştan toprağa girişiyor.


 O eşeledikçe bağrını açıyor toprak. Taze ölümün, çürümüş etin kokusu burnuna yaklaştıkça daha bir kızışıyor kedi. Eşeledikçe eşeliyor; yumuşak mırıltısı yerini aç bir çığlığa bırakıyor.