Günler ne çabuk geçiyor; saatler zar zor geçerken, saniyeleri izlemek güçken, "2 dakika bekler misin?"ler katlanılmazken. Hem çok kadın hem toyluğumla gözlerimden sonsuz taşan çocuğum. Hep çok küçük gösterdim, büyümeyi çok istedim. Dost bildiklerim bir şekilde kırklarına dayamıştı merdivenlerini. Hayatımızın her döneminde çocukluğu, gençliği ve ihtiyarlığı misafir ettiğimizi söylüyor Tezer Özlü. Ve gitmenin ne büyük tutku olduğundan dem vurup duruyor. Yolculuklarımıza kendimizden başlıyor ve yine kendimize varıyormuşuz. Tam da hissettiğim gibi, aşklarda hep doyasıya kendimi yaşadığım gibi. Ama dostluk daima farklı oldu. Kendimi yaşamama gerek kalmadı. Aramızdaki devasa farklara rağmen hep zaten kendimi buldum dostlarımda. Belki de dostluktan yana yüzüme pırıl pırıl gülümseyen şansım aşkta o kadar da gülmedi. Güldü sandım, yanıldım.


Neden güç ve aşk hep kavgalı içimde? Kitaplar, filmler ve büyükler mi öğretti bana aşkın teslimiyet çukurlarında çamura bulandığını? Dostluğu biraz alımlı kılsak, biraz kimya ve biraz da tutkulu dokunuşlar katsak içine aşka ulaşamayacak mıyız yani?


Öylesine de güzel bir duygu işte... Yahut biz öyle olduğuna inanmak istiyoruz yaşama katlanmak için. Yaşam katlanılmaz mı sahiden? Katlanılmaz olan yaşam değil; yaşamayı bilmemek. Bakmak ama görememek, gördüğünü fark etmemek. Heyecan öğrenilir. Okuyarak ve dinleyerek öğrenilir sevmek. Tezer Hanım'a son bir selam: İnsan ne kadar derin düşünürse o kadar derin olurmuş sevgisi. Öyleyse düşünmeyi öğreneceğiz ilkin!