"Ben neysem oyum." dedi çalılıktan çıkan ses. Neyse oydu. Dahasına da ihtiyacı yoktu, bir kalıba ya da tanımlar koçanını bir tutan kol düğmelerine. Kutsal isimlere ya da heybetli hitaplara. Neyse oydu ve o olacaktı var oldukça.

Ben de neysem oyum diyorum artık aynalara karşı. Ne olmak için yaşadıysam oyum. Yanlış anlaşılmasın, alnımda yazan kadere karşı dizlerimi bükerken çıkan ses değil bu. Bu daha da fazlası; bu kahrolası patronların gölgesinde mesaiye başlayan makinaların; öznelerin her çarpışmasında isli havayı tutuşturan kıvılcımların, dekorlaşan her tür nesnenin karmaşasında, altında ucuz tiratlar bulunan deli saçması teorilerden hasar alarak, yerkürede ve zaman üstünde: Ben ne isem o oldum.

Uzun yolculukların kısa sigara molalarında tanıdığım tüm kadınlarda oraya buraya dağılmış olan ruhumun yeni tonlarını buldum. Kimsesiz sokak köpeklerinin masum bakışında anneme dair anılar gördüm. Şimdiyse, bir Camel şarkısı ile gelip geçen ışıkların tenime nüfuz etmesine izin verirken yeni bir başlangıcın bana kaç soluğa patlayacağını tartıp duruyorum.

Neysem oyum ve yorgunum, kendimi ve ruhumu ararken kaybettiğim sevinç, göz altlarımda yuvalanıyor. Tenimdeki her kesik, yeniden doğan güneşin yakıcı umuduyla bir daha yarılıyor. Değerlerin üç kuruş etmez bolluğunda kendimi bir anda bir bit pazarında buluveriyorum. Sevginin, niyetin ve samimiyetin bir cesetle birlikte küçük bir minibüsün bagajında, tıraşı en az üç haftalık bir beyefendi tarafından satışa çıkarılmasını nefretle izliyorum.

Bazen düşünüyorum; bir varlık tam olabilmek için; kendine bir ev alıp bürokratik bir hayata bilenebilmek için kaç defa çiğnenmelidir soluk tenli çıplak betonlar tarafından? Kaç defa teslim etmeli ruhunu zaten delinmiş olan Gökyüzünün boşluğuna? Belki de çoktan öldüm, son yolculuğumda tanıdığım o kadın, tam da ruhumu tamamlamak üzereyken çekti ustasını cebinden ve doğradı beni.