Kafamda bin beş yüz mengeneyi durduramamanın çocuksu bir korkusu varken

yıldızlar bacaklarıma dolanırdı

Bugünlerde açlıktan ellerim titriyordu

Arabayla ormanlardan geçiyorduk ve şehirlerden

Karlı çam ağaçlarının dalları arasında bir buz sarkıtı gibi

Yüreğimin tam ortasında hacıannemin duvarındaki nazarlık gibi

Ucuz plastik kokan satranç taşları masamda duruyorken

Odada bitmeye yüz tutmuş elmalı bir mum yanardı


Bizim salonda kırık bir duvar saati duruyordu

Ve annemin porselenleri akşamları vitrinde parlıyorken

Yelkovan göğsümü delip geçiyordu

Adım adım emekleyişi var gibiydi bir görsen

Her şey akar demişti biri kimdi unuttum

Gerçekten akıyor her şey bazen kaynıyor gibi içimde

Ben en çok şelalelerin akmasını seviyorum ve dünyanın kaynamasını

Mutfaktaki turuncu sandalyenin demirlerine sırtım değdikçe üşüyorum

Ama akan hep akıyor kaynayıp taştıkça 


Geceleri hummalı sayıklamalarım olurdu

Anlamak, anlaşılmak üzerine konferanslar verirdim belediye otobüslerinde

maskenin altından fısıldayarak

Hani hava tam kararmadan önce bir an olur ya biliyorsun

dünya bazen üstüme çökerdi

kaldıramazdım

Bütün akşam otururdum bir harabenin arasında

Ellerim taşlara, insanlara, okyanuslara dokundukça

Sen karşımda belirirdin ama cesur ama korkak 

ama büyük ama küçük

Beni çekip alır gibiydin eski nüshalarından

kainatın

Gözyaşlarım sildikçe yorganıma damlardı 


Masamın üstünde babamın aldığı eski bir radyoya bakıyordum

Meşhur takılmakları vardı bunun düğmesi hep bozulurdu

Kırmızı ibresi 97'de takılınca

bizim ömrümüzde hiçbir şey 98'e

geçemezdi ben çocukken

Hep 97'deki o ince sesli kadının cızırtıları yayıldı omuzlarımdan belime

ve sabahları ağrılarla uyanırdım

Sen yoktun o zaman daha sen 

mutlaka 98'deydin

En sancısız olanından bir rüyam gibi

anneme sarılmanın boğazdaki tortusu gibi

Hani kuşlar eylülde topluca göç eder

gibi bir 98'deydin