Bir şeyin var olması için belli bir ağırlığı, kütlesi mi olması gerekir?

İçimizde yaşadıklarımız, güneşin tekrar tekrar her gün doğup gölgemizin bile bize yaptığı hareketler, bizi etkiler mi?

Artık gölgemin bedenimi değil ruhumu yansıttığını düşünüyorum, güneşe göre değil de ruhumdaki ağırlığın etkisine göre şekil alıyor. Yürürken aslında stabilim, ruhani ağırlığım benim geceleri bile oluşabilen gölgem.

Her düşünce benim gölgemi etkilemek zorunda mı?

Her gün gölgem daha da ağırlaşıyor ve bedenimin asıl yorgunluğunu unutturuyor. İçime çektiğim sigara dumanı cenazemdeki insanların kışın soğuğunda verdikleri nefes gibi. Gün geçtikçe ağırlaşıyorum, bedenim dik durmaya çalışsa da ruhum izin vermiyor.


Herkes aslında ben miyim?

Yolda gördüğüm insanlar, marketteki çalışan, kafedeki garson, vapurda gazete okuyan adam, sokağımın köşesinde intihar eden komşum... Hepsi sanki benim, içlerinde bir yerde -kendimi bulma çabası içine girmiyorum-bana bir şeyler söylüyorlar, beni tanımadıkları halde bana beni anlatıyorlar. Her simayı kendime benzetmeye başladım. Her tanıştığım insan ruhumu yoruyor. İsteyerek tanışıyorum ve isteyerek kendimi tüketiyorum.

Ağırlığımı taşıyamayacağımı düşündüğüm günler geliyor, kimin bana hangi sırrını, hangi derdini, hangi öğütleri verdiğini bile unutuyorum.

Ruhani ağırlığım; alamadığım sorumlulukların içinde bir gün bu sorumlulukları gerçekleştirecek olma ümidi kısmi antidepresan etkisi yaratıyor. Ne kadar istesem de bu ruhani yorgunluğum uzun zaman sonra tekrardan bedenimi yormaya başlıyor, hiç uykum olmadığı bir sırada yüksek kalp ritmime odaklanmış bir şekilde, sanki bir hipnoz etkisine girmişçesine uyuyakalıyor bu beden. Ruhani ağırlığım beni uykularımda bile rahat bırakmıyor; o kadar rahatsız oluyorum ki kendimi uyurken öldürmek zorunda kalıyorum. Kalktığımda da keşke gerçekte de bu kadar kolay kurtulabilsem diyorum.


Yaşamak için illa ki amaç mı gerekir? Keşmekeş bir yaşam şekli insanı nereye kadar götürebilir?

Bir hayat amacı olan biriydim mazide kalmış olsa da...

Amaç doğrultusunda yaşamak, en azından hedefinin ne olduğunu bilmek, o hedeften başka bir şey göremeyecekmişsin hissi; ah, bunu hatırlıyorum ama farkında olmadan ben o hedefe yürüsem de onun her zaman ufuk çizgisinde, gece karanlığının altında tek ışık saçan ateş böceği misali kovaladıkça kaçıyor olduğunu durduğum zaman anlıyorum. Bir hedef bulma çabası içerisindeyim, kendimi vahşi doğada yeni doğmuş geyik yavrusu gibi hissetmesem bile bu konuda yeterince tecrübe edindim.


Keşmekeş bir hayat, istemsiz bir şekilde durmadan düşünmek, yapamayacağımı bildiğim halde denemek, kendim hakkımda konuşulmasına izin verdiğim arkadaşlıklar, günde hiç fark etmeden biten sigara paketleri, hayat amacı arayışı...

Durumumu ne kadar özetlesem de istediğim kişi olduğum zaman kendim, kendim olduğum zaman da istediğim kişi olamayacağım ve bu keşmekeşlik süreci boyunca gölgem, kanatları bedeninden ayrılmış bir melek gibi ağrı, gözyaşı, özgür olamayacağının verdiği kısıtlama ve en nihayetinde çöküşün gerçekleşeceği.