Sevgili Abella,


Bugünlerde bir garip savaşın eşiğindeyiz. Bize verilen emir komutaya uyup Toros Dağları'na getirildik. Burada Kuvayımilliye birlikleri ile savaşmaktayız. En son bıraktığımda sizi, küçük kızım Carol okuma yazma öğrenme yolundaydı. Belki de bu mektup elinize ulaştığında, tüm soylu aileme mektubumu kızım okuyacaktır. Sizi çok seviyorum.


Bu savaş, cephedeki tüm askerlerin kişiliğini değiştirdi. Barış varken neden savaş halindeyiz? Bunu sorguluyoruz siperdeki silah arkadaşlarımla ve ne yazık ki bunun cevabını bilmiyorum. Geceleri uykumda sürekli göğsümden süngülendiğimi, bazen de barışmak için Türk birlikleriyle sarıldığımızı görüyorum. Bu savaş hali beni benden aldı. Uzun yıllar geçse de unutamayacağım kirli anılar birikti aklımın dağınık çekmecesinde.


Bazı akşamlar, Burke ile birlikte ısınan votka eşliğinde birer dal sigara yakıyoruz. Sarhoşluk çökünce birden başlıyor. "Ben neden ismimin anlamı gibi sağlam, dik bir kale değilim Faron?" Ona uzun saatler, bu savaşın bir gün bitebileceğini, umudunu kaybetmemesi gerektiğini aşılıyorum. Ya da aşılamaya çalışıyorum, bilmiyorum. Lâkin gel gör ki beni bu kazılmış çukurda. Sadece bedenlerimiz değil ruhlarımız da saklanıyor. İnsanlığa dair umudum bitiyor. Bu mektubu herkes uymaya teşebbüs ettiğinde yazıyorum. Saat üç suları olmalı. Bazen uyuyan askerlerin, "Arrêtons la guerre, Turc, faisons un câlin." (Savaşı durduralım Türk, kucaklaşalım.) diye sayıkladıklarına şahit oluyorum. Hiç bilmiyorum Türko diye bahsettiğimiz Türklerin bizler hakkında ne bildiklerini. Bu mektubu okuyacak minik "Mon Ange", beyaz meleğim. Asla ve asla savaşı sevme. Baban Faron... Bir savaşta kaybetti en asil hislerini. 


Geçenlerde bana görev veren birlik komutanımın emrine uyarak demiryolunu denetlemek üzere siperlerden çıktık. Biz her cepheden çıkınca, Tanrı'ya şükranlarımızı sunduk. Şişe içinde azalmış olan konyağı parkamızın içinde konuşlandırarak. Üç kişi yürümeye başladık. Burke her zamanki gibi gündüzleri asi, geceleri sefil halini unutmuş gibi, direniş marşları söylemeye devam etti. Yorulmuş olmalıydık. Bir yere konuşlanınca, konyağı verip kutsal görevi ben üstlendim. Denetlemek için demiryoluna yol alıyordum tek başıma. Burke, Herber ile birlikte içmeye koyulduklarını kestirebiliyordum. Daha sonra sohbet Herber ile Burke'nin Fransız İhtilali'ndeki görüş farklılığından dolayı kavga çıkacaktı. Kavga etmeden geri dönmeliydim. Baskılar içinde ilerlerken güneş bedenimi kavuruyordu. Elim süngüde, ilerlerken. Dalmış olmalıyım ya da dünkü içkinin sarhoşluğu yeni de gelmiş olabilir, kendimi Paris sokaklarında hayal ederek, şarkılar söyleyerek ilerlerken. Birden, karşımda. Türk iki asker gördüm. O an elimden bir şey gelmeyeceğini anlayarak, ellerimi açıp. Süngülenmeyi bekledim. Rüyalarım gerçek olmak üzereydi. Onlar ise anlamadığım bir dilde birbirleri ile konuşuyordu. Savaş esnasında birkaç öğrenebildiğim Türkçe kelimeleri geçti sohbetlerinde. 

-Serbest bırakmalıyız. 

Bu "liberte" özgürlük anlamına geliyordu. Benimle alay geçtiklerini düşünüp bağırıp çağırınca sarılmakla yetindi biri. İsmi Hasan olmalı, ve birisi eliyle geri gitmem işaretini verdi. Tam ayrılacakken Hasan isimli olmayan askerin elime bir erzak torbası tutuşturduğuna şahit olunca, ben de parkamın içindeki mektup yazarken içtiğim içkiyi uzattım. Kabul etmediler, nedenini bilmiyorum. Bu iyilik altında kalamazdım ve sigara ikram edip döndüğüm yoldan, bizimkilerin yanına ilerledim.


Neden öldürülmedim? İki kişilerdi, isteselerdi beni elleriyle boğabilirlerdi. Peki neden bu kadar barışçıl insanlar, bu cephelerde kan görmeye maruz bırakılıyor? Özgürlük, tüm dünyaya hakim olmak değil. Tüm kültürlere sahip olmaktır. Bunu öğreniyorum bu arbedede. İçimde ezilmenin verdiği his yerini mutluluğa bırakmıştı Abella. Lakin bu mutluluk ölmemiş olmamdan kaynaklanmıyordu. Türklerde, tıpkı bizim gibi savaş kelimesiyle yanmıyordu. Onlar işgal etmeye çalıştığımız topraklarını savunuyordu. Biz ise buraya ne amaçla gönderildiğimizi bilmez haldeydik.


Bugün şanslıydım, ölmedim. Erzakları Burke ve Herber ile paylaştım. Aksine onlar da bugün ihtilal yüzünden tartışmaya girmemiş, bir sonuca varmışlardı. Tüm algıları açık Burke de sormakla gecikmemişti elimdeki erzakların nereden geldiğini. Affet Tanrı'm. "İki Türk askeri uyurken çaldım" dedim. İkisi de aynı bakışlarla, "öldürmedin değil mi?" diye sormakta gecikmediler. Geri döndük birliğe, raporumuzu verdik. Akşam çöktü yine her zamanki gibi herkes uykuya dalarken, ben Türklerin kabul etmediği içkiden yudum alıp barışçıl şiirler karaladım Abella'm. Burke ise "Belki de fethedilmiş bir kaleyim" diye söylenmeye başladı. Senin bencil erkeğin artık sencil bir yaklaşımın içinde kayboluyor sevgilim, gecenin üzerini usulca örterken.


1920, Toros Eteği