Bugün Adam Acker'in doğum günü. Adam nemli bir temmuz sabahına, kuşların cıvıltısı eşliğinde uyandıktan sonra güneşin soldurduğu ucuz, solmuş çiçekli duvar kağıdını seyretti. Bir süre bu vaziyette duvar kağıdını seyrettikten sonra farkına vardı: "Bugün benim doğum günüm." Kurumuş dudaklarını diliyle ıslattıktan sonra devam etti: "Bugün seksen iki oldum, peki o nereye gitti?"


Adam kendini sabote eden yaşlılık ağrıları eşliğinde şiltesinden yavaşça indi. Çizgili pijamalarıyla tahta pencereye yanaştı ve sağ kolunu duvara yaslayarak eski görkeminden eser kalmamış bahçesine bakındı. Bahçede büyüyen ayrık otlarının temizlenmesi, biçimsizce büyüyen güllerin ise budanması gerekiyordu. Fakat o sırt ağrıları, onu yavaş yavaş öldüren sırt ağrıları hiçbir şey yapmasına izin vermiyordu.


"Bugün benim doğum günüm."


Komşunun köpeği havladı. Elma ağacının gölgesinde gariban bir sinsilikle bekleyen kedi uzanamayacağı daldaki serçeyi umutsuzluk içinde seyrediyordu. Günün bu erken saatinde dahi bu temmuz sabahında insanın soluğunu kesecek bir sıcaklık vardı. Seksen iki yaşındaki Adam Acker mutfaktaki ufak iskemlesine oturdu. Adam kahvaltısını yaparken ev nefesini tutmuş gibi sessizce onun kahvaltısını bitirmesini bekledi. Mütevazı kahvaltısının ardından adamın büyük, damarlı elleri plastik masadaki tost kırıntılarını avcuna süpürdü. Ayağındaki rengi atmış terlikler yamalı kilimin üzerinde gezindikçe yerdeki tozlar havaya kalkıyor, serserice dans ediyorlardı. Şifonyerin üstündeki saat bir yere yetişmek ister gibi hızlı hızlı tik-tak sesleri çıkarıyor, posta kutusu ise emekliliğinin tadını çıkarıyordu. Adam posta kutusundan aldığı faturalara ve kafasının basmadığı indirimler vadeden el ilanlarını beceriksizce kontrol ettikten sonra bir tatil köyünün reklamında tutulu kaldı. Hiç ülke dışına çıkmamıştı, denizi hiç geçmemişti. Bunlar dışında ne bir davet ne bir doğum günü kartı vardı. Adam faturalarını topladıktan sonra mutfağa döndü. Eline plastik saplı bıçağını alarak kişisel bilgilerinin olduğu kısımları keserek gaz ocağında yaktı. Elektrik faturasını geciktirmişti fakat hala kesim ihbarı gelmemişti, parasını olabildiği kadar elinde tutmaya çalışan adam biraz daha beklemek gerektiğine hükmederek kendine bir çay demledi. Ucuz Çin porseleni fincanını eline aldıktan sonra koltuklardan birine yerleşti. Evin içindeki geçmiş günler aklına geliyordu: pastalar, biralar, jambonlar, şarkılar ve kutlamalar, hepsi ölmüştü. "Zaman geçiyor." dedi kendi kendine.


Günün çoğunda kendi kendine konuştu, dinleyecek başka biri yoktu ki. Radyoyu açtığında dünyanın ölü çocuklar ve acılarla dolu olduğunu hatırladı, ruhu sıkışır gibi oluyordu. Neşeli müziklerle başlayan programlarda acınası haberler veriliyor, kimse bunun tuhaflığının farkına varamıyordu. Dünya zulmün pençesinde kıvranıyordu fakat kimsenin ruhu duymuyordu, argo konuşmalar insanların hoşuna gidiyor, ufak çocuklara tecavüzleri anlatıyorlardı. Son dakika diyerek adrenalinden boşalacakmış gibi lafa giren sunucular insanların merak duygusunu suistimal etmekten hoşlanıyordu. Eskiden daha farklıydı, dünya daha sessiz görünüyor ve çocuklar hala sokaklarda oynayabiliyordu. Aniden çalan kapıyla beraber Adam irkildi; evin etrafındaki her çatırtıda hırsızların, katillerin onun için geldiğini düşünmeye başlamıştı. Gözetleme deliği olmayan kapıyı korkarak hafifçe araladı ve karşısında güneş gibi gülümsemesiyle Kate'i görünce iç çekti.


Adam onu gördüğüne sevinemedi çünkü Kate orada değildi. Kate Miller geçen hafta on dördüne basmıştı. Son zamanlarda Kate'i çok görüyordu, kız sessizce kütüphanenin yolundan yürüyor, Knox Parkı'ndaki büyük ağacın gölgesinde oturuyordu. Kate gülümsemeye devam ederek şarkı söyler gibi "İyi ki doğdun Adam!" dedi. Adam tekrar iç çekti, içinde yaşadıkları ona fazla geliyordu. Adam cevap vermeyince Kate tekrar lafa girdi: "Unutmadım." dedi.

"Biliyorum Kate, biliyorum."

"Oynamak için dışarı gelecek misin?"

"Yapamam Kate, sen ölüsün."

Güneş caddeden aşağı kayıp Adam'ın evine uğrayınca Kate ürkmüş bir gölge gibi ortadan kayboldu. "Zavallı Kate." dedi Adam ağlar gibi fısıldayarak. "Zavallım, canım benim."


Adam süpermarketlere gitmekten kaçınırdı. Her şey çok karışıktı, her zaman acelesi olan insanlar insafsızca alışveriş yapıyordu. Astımlı çocuklar nefes alıp veriyor, kel kafalı adamlar kalabalığa karışıyor, genç kızlar hep fazlasını istiyordu. İnsanların cepleri hep stres izleri taşıyan banknotlarla dolu, otoparktaki arabaların egzozları zehirli gazlar saçıyor, süpermarketler çok büyük ve Adam çok yalnız. Adam daha ufak dükkanlara gider, tanıdık birkaç yüzle sohbet etmeyi umardı. Biraz süt, birkaç yumurta ve somun ekmek alır; on altı numaradaki Öncel Hanım meraklı bir ifadeyle onu selamlar, bir iki laf edip Adam'ın halini sorardı. "Allah'a şükür." diye cevaplar Adam ve mabedine geri dönerdi.


Salondaki koltuğundan dışarıyı seyrederken saatin saat onu çaldığını işiten Adam yapacak bir şeyinin olmayışının dehşetine kapıldı. Dışarıdaki genç hanımlar başlarında güneş, ellerinde bolca zaman ile geziniyorlardı. Ayakları takılıyordu ve siyah taytlarının üzerindeki günahsız etekleri savruluyordu. "Şükürler olsun ki artık genç değilim." Adam günün bu saatinden nefret ediyordu, hava bahçede oturmak için çok sıcaktı ve öğle yemeğine kadar zihnini meşgul edebilecek bir şeyi yoktu. Kafasının böyle boş kalması iyi olmuyordu, "Kate, Kate, Kate." diye fısıldanıyordu kulağına kadının ismi.


Kate Miller Kate Miller Kate Miller Kate Miller Kate Miller Kate Miller


Adam onunla oynamaya başlayınca gözleri kapandı. Rüyasında eski evinin pirinç kulbun takırtısını duyuyordu, koridorda ayaklarını sürüyerek ilerledikten sonra kapıyı açıyor ve karşısında Kate'i buluyordu. Kate karşısında, on beş yaşında. Sevimli suratı güneş tarafından mucizevi bir şekilde kadraja alınmış gibi parlıyordu ve çocuksu gülüşü yüzünde tomurcuklanmıştı: "Oynamak için dışarı gelecek misin?" Kate'e cevap verecekken ardından başka bir hayalet usulca yaklaşıyor, Kate'i görünce o da gülümsemeye başlıyordu: "Adam'ın benim için alışverişe gitmesi gerekiyor tatlım." Adam on altı yaşında ve mutlu, iki kadının arasında ama Kate'e daha yakın durmaya özen gösteriyor. "O zaman ben de onunla gideyim." dedi Kate her zamanki sevimliliğiyle. "Dükkanlara birlikte gideriz değil mi?"


Adam'ın annesi gülerek onaylıyor, o da bu sevimli kızdan çok hoşlanıyor.


"Tabii ki tatlım, sen öyle istiyorsan."


Adam ve Kate annenin el sallamaları eşliğinde aşağı yola doğru yürümeye başlıyorlar. İkisinin de başı eğik ama aralarındaki manyetik bağ onları yakınlaştırıyor, konuşuyorlar, gülüyorlar, aşıklar. Kate'in kuzgun karası saçları minik cin kulaklarının etrafında kıvrılıyor.


Adam ona "Beni sonsuza dek sevecek misin?" diye soruyor.


Kate onun ellerine kenetleniyor, "Hep, her zaman…"


Dönüş yolunda temmuz ormanlarını tercih ediyorlar. Kestirme olmak için fazla uzun bir yol. Hala konuşuyorlar, kıkırdıyorlar. Birbirlerine olan sevgi sözcükleri havada zarif kelebekler gibi uçuşuyor ve sonunda, derin yeşilin içinde ve eğrelti otlarının arasında öpüşüyorlar, yıllarca böyle öpüştüler. Hayat on yedi yaşına kadar bir yaz tatili kıvamındadır. İşte o civarlarda Adam babasının bir iş seyahatine eşlik etmek için onunla birlikte Bristol'e gider. Bristol onun için muhteşemdir ve havalı Metropol Otel işin cabasıdır. Güzel akşam yemekleri ve fiyakalı tatlılar, siyah kravatlar, kahverengi purolar, limonlu cin ve tonik. Adam babası ve onun arkadaşlarıyla bir partide ve babası bir arkadaşıyla beraber erkenden ayrılıyor. Adam'ın babası kendini yarım evli olarak görüyor. Kendine günah işleme iznini vermiş, çalılıkta bir kuş. Adam kolye ve incilerle sabaha kadar dans ediyor. Üst kattaki dekoratif meşeden odası Adam'a ailesinden çok uzak olduğunu ve hala ayık olmadığını söylüyor.


''Yatmana yardım edeyim.'' diyor oyunun kurallarını ve ne zaman hile yapacağını bilerek.


On altı yaşındaki Kate gül ve aşk kokuyordu. Ama bu kız yirmi yaşında ve cin tonik konusunda becerili, kulaklarında inciler ve kalbinde taşlar var. Banyoda çıplak ve duyuları keskin. On altı yaşındaki Kate şimdiye kadar ona bunun dışındaki her şeyi vermişti. Onun bakımlı, günahsız eti gerdek yatağı için ayrılmıştı ama Adam hemen şimdi istiyordu.


Adam şaşırtıcı bir şekilde incili kızı kazanmıştı. Manchester'e dönerken incili, sarışın kızı beraberinde getirmişti; hiçbir söylenene aldırmıyordu. On yedi yaşındaki Kate yaralanmış, kırılmış ve işe yaramaz bir oyuncak gibi kenara atılmıştı.


“Artık beni istemiyor musun?”


"Hayır."


Kate'in ısırdığı dudaklarına yaşlar iniyordu. Gözleri alacalaşmış ve ruhu katılaşmıştı. Hoşça kal Kate.


"Hayır, seni istemiyorum."


Adam cesur ve kesindi, kış kadar acımasızdı. Kenara atılan Kate onun büyümesini bekliyordu. Bir sonraki sene Adam incili kızı alarak tatile götürdü. Genç, pembe ciğerleriyle alay eden hastalıkla onu baş başa bırakarak on sekiz yaşındaki solgun Kate'e elveda bile demeden… Kızın masumiyeti çimenlerin üstünde uçuşan kırmızı kırmızı yapraklar gibi. Bu son darbe Kate'in bakire gelinliği için dikenli bir duvak. Kate çok hasta. Adam gezisinden döndüğünde annesi onu kucaklayarak karşılar, kadının yanakları nedense nemli. "Zavallı Kate." der annesi kendisine söz vermesine rağmen tekrar ağlayarak.


Adam o an büyür.


Çok geç.


Kate'in dudaklarında siyah kan. Mezarındaki çiçekler soğuktan donmuş, kahverengi yapraklar önce yuvarlanıyor sonra uçuşuyor, onu sanki tekrar gömmek istiyorlar, onu görsün istemiyorlar. Artık sıcak öpücükler ve aşkla yükselen bir kalp yok. Kate on dokuz ve asla yirmi değil. Altmış yıllık bir yağmur yağıyor.


Sevgilim sonsuza kadar gitti.


Saatin zili çalıyor, din-don, din-don.


Adam kendisini dinleyen gölgelere onun ismini son defa haykırıyor.


"Kate?"


Zifiri karanlık gölgeler, ölü ağızlardan çıkan aşk sözcükleri kadar sessiz. Adam titreyerek uyukladığı koltuğundan doğrulur ve uyuşan iri ellerini ovuşturur. Güneşli pencerenin önünde biraz dikildikten sonra öğle yemeğini hazırlar, radyoda bir kadın Aralık Ayında Güller'i söylüyor.


Ne tatlı bir hüzün. Bunu kim söyledi?


Dinlemeyi bitirdikten sonra bahçeyi gören koltuğuna geçti, kara kuşlar ve serçeler dışında görülecek bir şey ve kelebeklerin kanatların kanat çırpışından başka duyulacak bir şey yoktu.


Daha da sonra salondaki saat on iki defa kalp atışları gibi çarptı. Gece sıcaktı ve rahatsız ediciydi. Şiltesine geçen Adam masa lambasını söndürdü ve çiçekli duvar kağıdında oluşan gölgeleri izlemeye başladı. Yıldızlar onun grileşen yüzüne bakıyordu. Açık pencereden sıcak bir temmuz ayı içeri sızıyordu. Sessizlik kadar yumuşak, düşen elma çiçekleri kadar sessiz, Kate'in gamzeli gülümsemesi kadar nazik… Kate'in aynı üzgün, mutlu gülümsemesi orada; yatağının yanında duruyor. Güvenilir, sadık Kate'im, seni bekliyorum.


"Artık beni istiyor musun?"


Evet! Aman Allah'ım Evet! Evet!


"Seninle artık oynayabilirim Kate, eğer sen de istersen. Artık ölüyüm."


"Bunu duyduğuma sevindim, seni burada çok uzun zamandır bekliyorum."


Adam seksen iki yılını eski çarşaflarının arasında bırakarak şiltesinden kalktı. Kollarında Kate ile birlikte ay ışığına süzülen ikili salondaki saat nefesini tutarken kuyruklu yıldızlarmışçasına sonsuzluğa uçtular.