Haydi gel, başlayalım anılardan; acılarından

bizi, bizleri yok yere yıkan darama dağın bu hayattan.

Demlenmiş dertlerimizi dolduralım ince belli bardaklara.

Haydi gel; başlayalım tozlanmış anılardan,

kabuk tutmuş yaralardan.

Hem dost hem arkadaş olup dosttaş olalım.

...

Hafif sıcak, ağır esrarengiz amber çiçeği kokusunun sardığı boş bir oda…. Sökülmüş duvar kağıtları, gazetelerle kapatılmış camlar… Tavandan yere atlayan yağmur damlacıkları…. Ve tahtadan yapılmış koca bir kapı… Kapının üstündeki her tahtanın bir izi ve yaşanmışlığı, pas tutmuş çiviler, kırık bir kapı kolu... Odanın ortasında yanıp sönen bir floresan ve onun hemen altında bir masa... Masada karşılıklı oturmuş iki dost ve daş. Masa hayli bir kalabalık; acısından, tatlısından hazırlıklar yapılmış. Dumanı üstünde tüten tavşan kanı ve bembeyaz tabaklarda hazırlanmış anılar ve acılar. Dost, elleri ile yüzünü kapatmış bir hayli canı sıkın gibi görünüyordu. Daş ise anasını kaybetmiş küçük bir çocuk misali elini yanağına yaslayıp dolu gözlerle dalmıştı maziye. Yanıp sönen floresanın altında kendi dünyalarında dolaşırken masaya doğru bir adam yaklaştı. Yeni boyanmış siyah matmazel kundurası, siyah takımı ve elinde bir sini… Üstündeki örtüyü çekti. “Zemberekli turuncu bir saat.”Masanın ortasına bırakıp ağır adımlarla karanlığın içinde kayboldu. Ne olduğunu anlayamayan dost ve daş birbirilerine anlamsızca baktılar. Sadece kalp atışları ve zemberekli saatin sesi yankılanıyordu soğuk duvarlarda. “Konuşulacak, anlatılacak ne çok şey vardı oysaki daha çayımız bile soğumamıştı.” diye mırıldandı dost. Ne ara her şey bitti? Daha demin gelmiştik, şimdi ise geri dönüşü olmayan bir yere gidiyoruz. Dost bilirdi bu fani dünyanın Bir gün gelip gideceğini ama canından çok sevdiği daş kapılmıştı dünyanın seyrine... Can, kardeşlik öyle bir bağ ki ne olursa olsun ayrılmazlardı. Bile bile kör düğüm atıp kenetlenmişlerdi. En başta etrafı saran sıcak ve ağır amber kokusu bu defa sinsi ve soğuk bir vaziyette yayılıyordu. Masada hareketsizce duran iki beden kalp atışları, zemberekli saatin sesi de çıkmıyordu artık. Bu kısa süreli bir veda gibi değildi...

Bir sonbahar günüydü, ihtiyar çınarın dallarından iki yaprak düştü toprağa.

Toprak kucaklayıp içine aldı.

Ait olduğumuzu yere geri dönmüştük.

Uzun ama kısa bir yolculuktu. Hayat!

Ne anılar kaldı ne de acılar…

Şimdi daya başını taşa, ört üstüne toprağı.

Ordulu Fatsalı Dursun Ali Akınet’in de söylediği gibi:

Geçtim dünya üzerinden

Ömür bir nefes derinden

Bak feleğin çemberinden

Yolun sonu görünüyor

.....

Azrail'in gelir kendi

Ne ağa der ne efendi

Sayılı günler tükendi

Yolun sonu görünüyor