Düşünme eyleminde bulunan her zihin, anlam arayışına girmeye eğilimlidir.

Bu hayatın, var olmanın bir anlamı, bir amacı olması gerektiğini düşünür insan. Ve bu anlamı bulmaya çalışır, doğada, kitaplarda, anlatılanlarda, insanlarda.


Kimisi küçüklükten itibaren çevresinden aşina olduğu anlam yığınlarını olduğu gibi benimser.

Bu kişiler için şanslı olduklarını söyleyebiliriz çünkü anlamsızlığın getirdiği duygusal ağırlıkla baş etmek zorunda değillerdir.


Kimisi ise kendi anlamını yaratır ve o anlam uğruna devam eder hayat denilen uzun yolda. Bu kişiler ilk önce anlamsızlıkla karşılaşmışlar, bir süre bu anlamsızlığın acı verici yanına maruz kalmışlar, daha sonra ise bunu aşıp bir anlam yaratmışlardır kendilerine. Bu anlam; zevk almak için yaşamak, bir hedef uğruna çabalamak, bir iz bırakmak olabilir. Bu kişiler için duygusal baskı, anlamı yarattıkları andan itibaren kalkmıştır diyebiliriz. Bir anlam yaratıp da onu benimseyebilen insanlardır bu kişiler.


Ve bazıları ise, anlamsızlıkla yüzleşirler ve bundan kurtulamazlar, ne yeni bir anlam yaratabilirler ne de önceki anlam kaynaklarına tekrardan geri dönebilirler. Uzun vadede en çok yıpranan insanlardır bu kişiler, anlamsızlıkla boğuşurlar sürekli, mutluyken bir nebze unutsalar da, mutsuzken ve zorlanırlarken hayat karşısında, anlamsızlığın getirdiği "çabalamanın bir değeri olmadığı hissi" ile karşı karşıya kalırlar. Tembel olmakla suçlayamayız bu kişileri, çabalamaya değer bir şey göremedikleri için bu haldedirler.



İnsanlar neden anlam arayışı içerisindedir?


İnsanların hayata tutunmak için anlam gereksinimine ihtiyaç duymalarının sebebi bilinçli bir varlık olmalarıdır, ve duygusal. Hayata duygusal çerçeveden bakabildiklerinden ve bir amaca bağlanarak duygusal yönden tatmin olmak istediklerinden dolayı anlam ararlar. Fakat doğa bu kadar cömert değildir. Bu durum insan zihnini yorar, bir şeyler için çabalamasını sağlayacak motivasyondan mahrum kılar.


"Sonuç odaklı düşünme"nin bir ürünüdür anlam arayışı. Bu acıların, mutlulukların, var olmanın nihayetinde bir sebebi, bir nedeni olduğunu düşünmekten kaynaklıdır. Peki neden bir sebebi olmak zorundadır yaşamın? Hiç.

Evreni bir anlam ifade etme durumuna koşullayan, insanlardır.


Anlamın da anlamsızlığın da doğada bir karşılığı yoktur. İnsan zihni algıladığı gerçeklikteki nesneleri kategorize eder durmadan.

İyi-kötü, güzel-çirkin, anlamlı-anlamsız, değerli-değersiz vb. bu sıfatların yaratıcısı insan zihnidir.


Gerçekliğin zihinde ancak duyu organlarından gelen verilerin yorumlanabilmesi aracılığıyla bulunabilmesinden ötürü, algıladığı gerçeklikteki şeylerin idealize edilmiş formlarını oluşturur zihin. Ve değer yargılarını bu formlar üzerinden gerçeklik algısındaki şeylere atfeder.

İşte sorunların başladığı yer burasıdır. Dolaylı yoldan erişebildiği gerçekliğin, zihinde oluşturduğu farklı bir versiyonu (idealize edilmiş formu) ile kıyaslamasını yapar.

Bunun sonucu tabii ki hüsrandır, istediği formu karşılamadığını görür algıladığı gerçekliğin.


Değer yargılarından kurtulamadığı sürece anlam arayışı da devam edecektir insan türünün.

Kimisi bunu bir şekilde absorbe edebilirken, kimisi de büsbütün maruz kalır duygusal baskısına anlamsızlığın.