Anne,


Bugün dolaptaki peynirin küflü kısmını ayırıp yedirdim çocuklara. Tan ağarmadan hemen önce gelmiştim. Allı morlu, şıkır şıkır elbisemin üzerine attığım kareli, yamalı paltomla; her gün boyayla pütür pütür kalkan yüzeyini gizlediğim topuklu rugan pabuçlarımla tıkır tıkır yürürken (Yüzümün alını morunu yüz karası gibi gören şu mahalleden dizlerim titreye titreye paltomun içinde ezilip büzülerek yerin dibine dibine girmek isteyerek, dişlerim sımsıkı kenetli, sivri ojeli tırnaklarımı avuçlarıma batıra batıra yürürken...) şubat soğuğunda analığıma kadar donmuştum.


Şimdi bu pis şehre bir güneş daha doğuyor. Karşımızda yerden göğe yükselen (Göğe kadar, bulutlara kadar, Tanrı'ya kadar yükselen.) Binanın tozlu gri duvarından yansıyan taze bir kızıllık var penceremizde. Sardunyalar büyüyor güneş alabildikleri kadar. Başlarını bir dağın ardını görmek ister gibi yukarı yukarı uzatmışlar. Bilirim zordur çiçek olmak bir bodrum katının penceresinde. 


Anne, bugün senin çeyizinden kalma sedef, kakmalı oymalı sandıktan naftalin kokulu, dantelli, işlemeli kadife geceliğini çıkarıp giydim. Yarım kalmış çocukluğunu kadınlığımla büyüttüm. Beyaz kadifede bir cinayetin izi gibi duran bekaret kanının lekesi... Çocukluğunun cinayeti. Körpe ellerinle geceliğinin eteklerini sımsıkı sıkarken; aklında hep bağıran, boğazından sesin çıkmasın diye dudaklarını sımsıkı sıkarken bağıran dünkü oyunundan kalan tekerleme: Üşüdüm üşüdüm, daldan elma düşürdüm. Elmamı yediler, bana cüce dediler. Cücelikten çıktım, ablama vardım. Ablam hasta, çorbası tasta. Alçık balçık, sen bu oyundan çık.


Bilirim giymedin o geceden sonra bu geceliği. Bir katilin işlediği cinayetin izlerini örtme telaşıyla çocukluğunun cinayetinin izi olan bu geceliği bir sandığa tıktın, üstüne kilit vurdun, bohçalara sardın, çatı katına kaldırdın. 


Anne, bugün tavandaki çatlağı bir parça alçıyla kapattım ama ruhumdaki çatlakları kapatamıyorum. Gece saat ikiydi, uyuyamadı çocuklar. Duraksız bir ses: şıp şıp şıp şıp... İçeride ıslak, yapış yapış, rutubetli bir koku. Üst katın su borusu çatlamış, evime akıyor. 


Bu rutubet ciğerlerime hiç iyi gelmiyor, boyuna öksürüyorum. 


Anne, o uzun uzun beliklerine inci boncu takıp süslediğin saçlarımı kestim. Saman sarısına boyadım. Çiçek basma entarimi yer bezi yaptım. Artık mini mini elbiselerim var. Yüksek ökçeli pabuçlarım, firketelerim; lavanta, yasemin, portakal çiçeği kokularım, saçlarımı kıvır kıvır yapan bigudilerim var. Bir de hiç bitmeyen bir hüznüm. 


Anne, beni bu namusa hapsettiler, zincirlerimi kırınca fahişe oldum. 


Bir varmış bir yokmuş. Yiyecek bir lokma ekmek yokmuş. Ben de düştüm yollara. Selam verdim kuşlara. Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Sonunda buldum bir deniz. Bu denize giren keriz. Denizde durur bir kaptan. Götür beni buradan. Kaptan beni götürdü. İşte kara göründü. İlmek ilmek söküldü. Bacaklarımdan içeri, bir yılan süzüldü. Dalga dalga beni sakla. Ne yaparım buralarda. Bir balık çıktı. Ağzını açtı. Girdim balığın karnına. İndim denizin altına. Balıkçı beni yakaladı, oltasında sallandırdı. Balıkçının bıyığı, pilavımın kaşığı. İşte girdim kovaya. Kovada bir karınca. Tutundum bacağına. Bir kuş geldi havadan. Aldı karıncayı kovadan. Çıktım şimdi göklere. Ay dede ay dede. Senin evin nerede... 


O gün elime biraz para geçti. Çocuklara süt, bal, ekmek aldım; yedirdim. Sonra her şeyine yabancısı olduğum bu şehrin arka sokaklarına vardım. Tenha, metruk bir apartmandan yansıyan fosforlu ışıkları gördüm. Girdim içeri. Mini mini elbiselerimi, yüksek ökçeli pabuçlarımı, firketelerimi, lavanta, yasemin, portakal çiçeği kokularımı, saçlarımı kıvır kıvır yapan bigudilerimi orada verdiler. 


Anne, bugün okul kitaplarımdan kalan üç kitabı da sobada yaktım. Ablamın okuma yazma bilmeyen aklıyla eline alıp alıp  çekinerek bıraktığı, bakıp bakıp özendiği, iç çektiği kitaplar... Ablam üçüncü bebeğine hamileyken benim sayfalarını çevirdiğim, satır satır okuduğum, içlerinde türlü türlü hayaller gizlediğim kitaplar... Ablamın o anki nefretini analığı bile örtemezdi. İliklerime kadar hissederdim o nefreti. Sana ve bana karşı olan hıncını duyardım. Seni suçlardı. Hep seni suçladı. Bir akşam babam çekyatta mışıl mışıl uyurken, senin yüzün dişiliğinden, dişiliğimizden, rahminde bir er tohum yetiştiremediğinden, havanın sıcağından, yemeğin tuzundan, gözünün üstündeki kaşından dolayı mor morken; patlak kanlı dudakların kıpır kıpır, bir günah çıkarır gibi beni bağrına basıp gizli bir dua mırıldanırken, ablam kucağında bebeğiyle durduğu boy aynasından bizi izliyordu. Sana gözlerinde büyüttüğü dehşetle, kendi geleceğine bakar gibi bakıyordu. Sen onun bir yansımasıydın anne. Ben değildim. Olmadım. Benim öyle olmamı istemedin sen. O yüzden ablam sana çok kızdı. Bir akşam yine babam çekyatta mışıl mışıl uyurken sen bedeninin tüm ezikliği, çürüklüğü, dövülmüşlüğüyle yerinden zar zor kalkıp mutfakta sigara yanığı ellerini yakan soğanları ince ince doğrarken; birden duruverdin. Bir soğanlara, bir ellerine, bir bana, bir de ocağa baktın. Kış havası. Kar, kıyamet. Pencereler sıkı sıkı kapatılmış, soğuk girmesin diye pervazlara pamuklu bezler tıkıştırılmış. Soba gürül gürül yanıyor. Babam boyuna horluyor. 


Uzandın, gazı açtın. O an ne yaptığını pek iyi anlayamadım. Sonra yüzüme baktın, patlak kanlı dudağınla gülümsedin. "Hadi." dedin, "Bu akşam teyzene gidelim misafirliğe." 


O akşam teyzeme gittik misafirliğe. Babam evde ölürken; tüm günahlarıyla, kötülüğüyle, pisliğiyle ölürken biz bisküvilerimizi çaya batıra batıra yedik. 


Herkes yüzüne bakıp aynı şeyi düşündü Anne. Herkesin bildiği ama söylemeye cesaret edemediği bir sırdı bu. Ağıtsızlığın, ağlamaksızlığınla birlikte dümdüz bir suratla babamı toprağa verişine içerleyen, ayıplayan gözleriyle seni idam eden akrabalar bile gıkını çıkarmadılar. Yalnız ablam ağlıyordu. Ablam hüngür hüngür, dövüne dövüne ağlıyordu. Ablam babamın ölüşüne değil kendi çocukluğuna, gençliğine, hayallerine ağlıyordu. Ablam çok kızgındı. Babamı daha önce öldürmeyişin onun içinde gittikçe derine inen bir yaraydı. İtilip kakılmakla geçen çocukluğunun yanında benim oyunla, şarkıyla, kitaplarla geçen çocukluğum onu yedi yedi bitirdi. 


Bu yüzden yaptı bana bunu. Tam üniversite sınavlarına hazırlanırken bir gün evine çağırdı. Sonra tek tek gözlerimi, ağzımı, ellerimi bağladılar. Kapılar üzerime kilitlendi. Bir adam getirdiler, kocan dediler. Bağırdım, ağladım, istemedim. Ama en sonunda sen... Sen yüzünde bir çabanın hüsranıyla "Başa gelen çekilir." dedin. Anne, başa gelen çekilmedi. Üç çocuk doğurdum. Biri erkek, ikisi kız. Kızları aldım. Erkeği onlara bıraktım. Ki peşimden gelmesinler. Kaçtım sonra. Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim; sonunda buldum bir deniz. Bu denize giren keriz...