Kayıp Zamanın İzinde serisinde Marcel'in Albertine'e karşı duyduğu, Aylak Adam kitabında C.'nin varoluş mücadelesini aşkta bulmak için gerçek olarak sevebileceği bir kadın aradığı, Don Kişot'un şövalye romanlarından etkilenip de bir gün evinden çıkmasıyla Dulcinea'sına kavuşmaya özlem duyduğu aşkın emeği boşuna mıydı?


Bugüne kadar kıyısından köşesinden ya da büyük kısmı aşk teması içeren onlarca kitap okumuşumdur. Sabahattin Ali'ye göre dağıldıkça azalan bir şey olmayan, Proust'a göre karşılıklı işkenceden ibaret olup da Victor Hugo'ya "Sevdiğiniz için acı çekiyorsunuz, daha fazla sevin. Aşk yüzünden ölmek, yaşamaktır." cümlelerini dedirtebilmiş bu gizemli aşk kelimesi de neyin nesidir böyle?


Aşkı hep hüzün, sevgi, nefret, zevk, kıskançlık, öfke, acı, çaresizlik, şüphe ve korku renklerinin birleşiminden oluşan bir gökkuşağı gibi düşünmüşümdür. Bu gökkuşağının üzerinde çocuksu hayallerle birlikte kaymak varken aşağıdaki sonsuz boşluğa düşme riski de aşkın doğasının ta kendisidir. Sinir uçlarımızdan saliseler içinde geçen uyarımlar ve sevgilinin gözlerine bakıldıkça öğrendiğimiz, hissettiğimiz, anlamlandırdığımız benliğimiz her zaman edebiyat denilen gökyüzünde kendisine bir yer bulmuştur. Bu duygu harmanının en iyi mimarları yazarların ta kendisidir.


Shakespeare'den okuduğum 9. kitaptı fakat bazı şeyler binlerce değişimle bile değişmiyor. Çapasını eski anılara saplamış olan hafızamız, muhafızlık görevini o kadar iyi hıfz ediyor ki yeni anılara seyahat etmek ancak ve ancak eski anılarla barışıp onlarla yürümeyi öğrenince gerçekleşiyor. Shakespeare, karşınızdaki erkek ya da kadının gözlerinin içine bakıp da o retinaya, o gözün tabakalarına hangi anılar, hangi zevkler, hangi duygu katmanları yerleştirilmiş, onları araştıran bir arkeologluk yapıyor. Ben ise tüm bunlar arasında elime küreğini almış, onun bana anlatmaya çalıştıklarını bana görünen en yüksek katmandan itibaren keşfetmeye başlamış, sade bir okurum.


Sevdiğimiz yeni yüzleri aklımızdaki eski yüzlerin silüetiyle transpoze etme dürtümüz gibi okuduğumuz yeni yazarları da eski yazarlardan öğrendiklerimizle üst üste koyarız. Kimlik binamızın mimarı sadece ve sadece kendimizdir. Bunlar arasında aşk, hayal kırıklıkları, rahatsızlık duymalar, evrensel öz atmosferinde yaşanan duygusal hava muhalefetlerinin hepsi kimliğimizin iklimini oluşturur. Nasıl ki bir mimar, bir proje yaparken o arazinin etrafındaki coğrafi koşulları da unutmamak zorundaysa, biz de kimlik binamızı inşa ederken etrafımızda bulundurduğumuz erkek ya da kadınların bizi etkileyen iklimlerini göz ardı edemeyiz. Bilinç denilen bitki örtümüz böyle yeşerir.


Aşkın emeğinin boşuna olmadığı, aslında aşkın emeği söz öbeğinde saklıdır. Tez ve antitezler tezatlığında devinen bu kitap gibi bizim de gün içinde hatta saniyeler içinde yaşadığımız pek çok tezatlıklar silsilesi vardır. Bir Tanrı'ya inanırız, saniyeler içerisinde onun varlığını kesinkes reddetme aşamasına gelebiliriz; bir insanı delicesine severiz ama saniyesinde ondan nefret etme eğilimimiz vardır. İşte... Dante'nin İlahi Komedya eserinde biricik Beatrice'i için dediği "Bugüne kadar hiçbir kadın hakkında yazılmamış şeyleri, sevdiğim kadın için yazmayı niyet ediyorum." cümlesiyle tanrısal bir aşka ulaşmaya çabaladığı şairaneliğinin bir sonraki öncüsü bence Shakespeare'dir. Ovidius'dan aldığı bayrağı edebiyat yarışında başarıyla çağdaş edebiyata taşımıştır.


Sonuçlar değil, süreçlere önem veren bir insansanız ve Tolstoy'un zevk denklemini kurarken zevkin gerçeği bulmakta değil onu aramakta olduğunu söylerken bilinmeyenlerini bilinir hale getirmeyi istediği bu aşk denilen medcezirde gelgitler yapmaya razıysanız, belki de aşkın da sonucu değil, ona atfedilen emeklerin toplamı önemlidir esas. Ne olursa olsun, aşk denilen matematikte insan, gidiş yollarından her daim puan alır. Shakespeare ise edebiyat denklemindeki bütün bilinmeyenleri, bir çiftin bakışmaları esnasında aralarındaki azotların ve oksijenlerin insana nefes aldırması gibi bilinir hale getirmek için uğraşır. Okurlar için Shakespeare, bir solunum cihazıdır.