Analitik zekâlar şöyle bilir: Her şey başlamıştır ve bunun sorgusu yoktur. Geri kalanı planlı yaşamdır, çabadır ve memnuniyettir. Örnekleyelim: Başarılı bir kariyer sonrası takılan beyaz yaka ve onun getirdiği yaşam örneği… Kariyer, marka kahveler eşliğinde konsantrasyon, güzel bir ev, buna eşdeğer bir evlilik, uygun (ne demekse?) çocuklar ve en sonunda final aynı, hepimizin bildiği gibi…

Bunlar hep öğretilmiş “biçimler.”

Arada hiç iflas, hastalık, kaza vs. yok. Bunlar olmadan da yaşanan ilaçlar ve psikoterapi eşliğinde eski beyaz zemine geçici ya da kalıcı dönüşler var.

Ama arada bir bizi tam da doğru kelimeyle dürtenbir şey” var:

Yaşamın temeli.

En başı, en sonu… Tam da bu anda yaşanan… Sokrates'in, Platon'un, Spinoza'nın, Nietsche'nin farklı isimlerle aradığı bir şey, hayatın kendisi… Varoluşun nedeni..


Hepsinin sonu farklı, biliyoruz. Çünkü seçtikleri yollar farklı. Ama bunu sormaya meyletmek bile başlı başına bir cesaret. Bana kalırsa üzerine düşünmeye çok değer bir soru. Sadece neden değil, “Mutluluk nedir?” değil bu soru.

Bu, “Benim yolculuğum ne ki? sorusu.

Bu çok değerli bir sual. Ben bir tıp doktoruyum ve pozitif bilimlerin insanın yolculuğuyla çeliştiği o kadar çok insan gördüm ki. (Onlara hasta demek istemedim nedense)

O yolculuğa engel olamadığımızı, bazen o yolculuğa aracı olduğumuzu gördüm.

İnsanın bir yolu olduğunu ve bunu en iyi bilenin o olduğunu gördüm. Önceden bakıyordum, 42 yaşında görmeye başladım.

Analitik zeka tökezler, kolundan çoktan unuttuğu kalbi tutar. O soruları sormak, peşi sıra gelen fırtınalarda ayakta kalmak çok zordur. Ama sonunda biz asıl biz oluruz.

Benim deneyimimce bu yolda zihne ve kalbe en iyi gelen şey okumak ve yazmaktır .

Okumak bir katarsistir. Akıştır. Yeni kapılar açar. Yazmanın da bana göre bir kuralı yok, o da akıştır. Benden sana, senden bana çift yön bir paylaşım.

İnsan bu yollardan, dönüşlerden, bazen kazalardan sonra gerçekten hiç tanımadığı bir merak, huzurla inşa edilmiş bir kapının eşliğinde buluyor kendini. O kapının zili yok, zaten o kapı aralık.

Açın ve girin dostlar. Korkmayın.


Bizi dürten bir şey orada gülümseyerek karşımıza çıkıyor. Ne var korkacak? Korktuk da ne oldu ki? Korkmayalım bence, o aralıktan süzülüp o bilmediğimize bir bakalım. Biz neyi istedik gerçekten? Kimdik ki aslında?

“Instant” kahvelerimizi bir kenara bırakalım. Kapının ardında göl mü var, giysilerimizle dalalım suya. Kapının ardında 53 tane kitap mı var? Atıp çantaya tez vakitte okumaya başlayalım. Kapının ardında sokak köpeği mi var? Pirenin bulaş yolları bölümünü hatırlamaya gerek yok, sarılalım gitsin. Can, canla kucaklaştıkça doğmaz mı güneş ?

Bırakalım bildiğimiz yolları, takılıp kaldığımız aşkları, gelmeyen terfileri, ayaküstü kahveleri, kolalı beyaz yakaları, cetvel taklidi beyaz önlükleri.

En başa dönelim, en azından birkaç anlığına. Bir bakalım korkmadan, biz kimiz sahiden?