Arı. Ne sade, gösterişsiz isim. Başak benzetmesi düşüyor aklıma. Ne kadar büyürse ve dolarsa o kadar başı eğilen başak. Başını eğmenin gurursuzluk sayıldığı bu çağda ne de tuhaf geliyor kulağa. Sahi, mütevazı bir insanı herhangi bir yönden eleştiren, ona karşı bağırıp çağıran birine mütevazı kişi tüm hoşgörüsüyle yaklaştığında o kişiye bir cevap vermiş oluyor mu? Onunla tartışmış oluyor mu? Bu da aklıma Dunnig Kruger etkisini getiriyor. Hiçbir bilgiye sahip olmayan insan bir konu hakkında hiçbir fikrim yok diyebiliyorken ve özgüven sahibi değilken çok kısıtlı bir bilgi edinildiğinde bu kişiye “Her şeyi biliyorum.” deme yetkisini, yani en yüksek özgüveni veriyor. Bilgi arttıkça konuyla ilgili özgüvenin azaldığını, en çok bilgiye iye insanın da orta seviye bir özgüvenle “Güven bana, bu karmaşık bir konu.” fikrine geldiğini görüyoruz. İşte gelebildiğimiz en son nokta bu. Başağın başını eğdiği yer. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” denilebilen bir yer.

İşte bu yerde, insan sadece bir seyirci, bütün oyuncuları takip etmesi gereken.

İzlemeğimiz ve dinlemediğimiz bir oyuncuyu anlayamayız sonuçta. Bu anlama işi de epey karışık. Aslında herhangi bir şeyi olduğu gibi algılayamam. Onu algılayabilmek, anlamak için o olup tekrar bene dönmem gerekiyor. Fiziksel olarak mümkün olmamakla birlikte -burada aynı hataya düşüyorum, buna giden yol var olabilir ve bunu bilmiyor olabiliriz- buna en yakın bulunan kavram empati kurmak. Empati kelimesi içinde duymak anlamına gelir. Eski Yunancada hissetmek, acı duymak kelimesinden türer.

Nereye vardık? Acıya. Bu yollar düşünme işine başladığımızda neden hep acıya varır? Kafa kurcalayan her şey, içimizde duyduğumuz her şey benzer hisleri yaratıyor diye düşünüyorum. Konumuza geri dönmek gerekirse empatiyle de tam bir anlama işi mümkün değil. Ben bir şapka olarak masanın üstünde durmanın ne demek olduğunu hiçbir zaman bilemem gibi. Bu anlama ve anlaşılma isteği bizi öyle bir sarmış ki dili bulmuşuz! Başta hayvanlardan çok da bir farkımız yokmuş desek yeri midir? Yazdığım hiçbir şeyden emin olamıyorum sayın Dunnig. Bütün yazıların başına koca bir bence ekleyerek biraz olsun rahatlayabilirmişiz gibi. Hayvan benzetmeme ise geri dönecek olursak işte o zamanlar birine seni seviyorum demek nasıl oluyordu ya da bu yoğun duygular, ifade biçimleri yarattığımızda mı yoğunlaştı? Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bilim bir yolunu bulmazsa tabii. Gerçi onların da yanıldığı oluyor değil mi? Olmalı. Yani kısacası anlamak zor. Anlaşılma isteği ise karşı konulamaz.

Canı yanan bir hayvanı düşünelim. Bağırır, sağa sola koşar, saldırganlaşır; oturup sessizce yardım beklemez ya da canı acımıyormuş gibi davranmaz bazı kutsal durumlar hariç. Ahtapotların öleceğini bilmelerine rağmen doğum yapmaktan kaçınmaması gibi. Soy devam etmeli. Türümüze baktığımızda ise her yer meditasyon yöntemleri, geçmişi unutturmalar, kişisel gelişim uzmanları ve sayamayacağım birçok yöntemle dolu. İnsan kendi kendini ehlileştiren tek ırk olabilir mi? Düşünün. Nereden baksanız başlama noktamızdan çok uzaklaşmışız gibi geliyor. Yanlış bir şeyler var gibi. Bir aslan bir aslanla dövüşebilir, onu keskin dişleriyle acımadan yerden yere vurarak haklı sebeplerle. Canı sıkıldığı için birbirine saldıran iki hayvan hiç görmedim, oyun hariç. İnsanın birbiriyle olan savaşı, akıl yoluyla olduğu için birileri en büyük cezayı birilerini ehlileştirerek vermiş. İşte tam da bu yüzden acı çekiyoruz. Kendimize binlerce yıl, binlerce kilometre uzaktayız ve sanırım bu iş, tanımlamalarla başladı. 


Peki Dunnig, bilgi demesek de farkında olduğumuz bu durumda dostum burası çok karışık durumundaysak ne yapmalıyız? Geç kalmışlık. Artık ben Türkiye’de doğmuş bir Türküm. Kadınım. 24 yaşındayım, devamını getirdiğim bir soy ve bazı taşıdığım kültürel ögeler var. Kendimden çok uzaktayım. Birini tanımak için tüm bunlar yeterli, değil mi? Türküm, bu yüzden günde sekiz saat uyuması gereken bir canlıyım. İşte burada koca bir gülümseme oturuyor yüzüme. 

Neyse, nereden nereye geldik. Gerçi lafın lafı açması durumunu severim. Bana sunulmuş olan bu dilin manasız sokaklarında dolaştırıyor beni. Delilik dediğimiz de ona gösterilen sokakta yürümeyen insanlara verdiğimiz isim olabilir. 

Hay allah, arı demiştik. Her hareketi anlamlı, hayat dolu, aşkla yaşayan, her bir çiçeğe ayrı özenle yaklaşan, kendini yok etmeye çalışanlara bile hoşgörüyle yaklaşan, adında dahi hoşluk bulunduran bu miniminnacık canlı. Sadece, arı.

Dünyalı. Burada. Anlatacak çok şeyi vardır, eminim ama onun işi başka. Diller üretmeye hiç de gerek yok. Acı çekerse asıl amacı ne olacak? Ona sorsak muhtemelen “İnan dostum, burası çok karışık.” der ve bir çiçeğe konmak üzere hızla uçar. Arılar uçar.

Peki ya biz?

Bundan sonra yeni hocalarım sizsiniz sevgili arılar. Dünyamızı yaşatmanız dileğiyle.