https://www.youtube.com/watch?v=4lkdLUsuXYc

1

Ağzındaki kekremsi tat gecenin orta yerinde uyandırıyor seni. Saat daha iki bile değil, uykuya dalalı bir saat bile olmamış belki. Uykusuzluğunun da etkisiyle sinirlisin; sinirli uyanmayı, sinirli olmayı hiç sevmiyorsun. Üstündeki yorganı fırlatırcasına açtığın halde bir süre öylece duruyorsun, kalkmıyorsun hemen. Gözün karanlığa alıştığında yaptığın ilk şey kafanı sola çevirmek oluyor. Her şeyden habersiz uyuyor yanındaki. İçin ürperiyor. Yorganı yeniden üstüne örtüp uykuya dalabileceğini sandığında kekremsi tat kendini hatırlatıyor. Ayaklarını sürüye sürüye çıkıyorsun yataktan. İlk durak banyo.

Işığı ilk açtığında gözlerin acıyor. Aynadaki soluk yüze denk geliyorsun sonra. Yaşlanmak değil bu, diye geçiriyorsun içinden, yaşlanmak değil, yaş almak değil. Topraktan değil de yorgunluktan var edilmişsin. Yıllar geçtikçe artan bir yorgunluk değil bu üstelik, ana rahmine düştüğün ilk anda belirmiş bu yorgunluk içinde.

Kekremsi tat daha da arttığında midene kramp giriyor. Kusacağını düşünerek lavaboya çöküyorsun ama saatlerdir ağzına tek bir lokma atmadığın aklına geliyor. İçinden bir şeyleri çıkarmanın öyle kolay olmayacağını, seni süründüreceğini anladığında belli belirsiz gülüyorsun. Yüzüne buz gibi bir su çarptıktan sonra ikinci durağa doğru ilerliyorsun: Mutfak.

Dolabın üstündeki saat ikiyi yedi geçiyor. Canın hiçbir şey yemek istemiyor. Kekremsi tat seni ele geçiriyor o an; yüzün ekşiyor, kulakların uğulduyor, başın dönüyor. Yer ayaklarının altından kayınca kendini yere bırakmak istiyorsun. Güç bela tabureye atıyorsun kendini. Belki de hastaneye gitmen gerekiyor ama sen hastaneleri hiç sevmezsin. Uykuyla uyanıklık arasında tabureye yığılı vaziyette tam dokuz dakika geçiriyorsun. Dokuz dakikanın sonunda en azından etrafın dönmesi durmuş ama hâlâ kalkacak gücü bulamıyorsun kendinde. Ona seslenmek istiyorsun ama seni duymayacağını biliyorsun. Birbirinizi duymayı bırakalı epey oluyor. Bunu fark etmenle bir kramp daha giriyor midene. 

Kussam diyorsun, tüm yorgunluğumu, yılgınlığımı, öfkemi kussam, her şeyi çıkarıp atsam içimden. Bu bulantı yok olsa. Uykunun tam ortasında uyandığın için kızıyorsun kendine. Saatlerdir aç olduğun için bu saatte musallat olan bulantının sorumlusu sensin çünkü. Sesini duyuramamanın sebebi de sensin zaten. Bir şeyler nasıl çözülür bilmediğinden ancak kendine kızmakla yetiniyorsun. Kendine kızdığın için kendine kızdığını fark ettiğinde yeter diye bağırıyorsun -oysa bu fısıltıdan öteye gitmiyor. - Masanın üzerindeki kuru nane kavanozunu görünce anneciğinin küçükken sana yaptığı bir şey aklına geliyor. Kavanozun kapağını açıp derin derin soluyorsun. Çocukluğuna götürüyor o koku seni. Kahverengi saçları kısacık, kaküllü küçük kız çocuğu beliriyor gözünün önünde. Kocaman gülümsüyor sana. Kız çocuğunun gülümsemesinden olsa gerek anlık bir güç geliyor, kalkıyorsun tabureden. Raftan cam bir bardak alıp sürahiden su dolduruyorsun kendine. Gözünü kapatıp nefes almadan içiyorsun suyu. İçinde bir şeylerin aktığını hissediyorsun, ferahlıyor gibisin sanki su içini temizliyor kendine getiriyor seni. Hız kesmeden ikinci bardağı da doldurayım diyorsun ancak tam o sırada bir şey oluyor. Bulantın artıyor, kusacağını biliyorsun öyle ki kusacağından eminsin. Herkes er ya da geç patlar, içindekini kusar; zehri içe akıtmak demek ölmek demek çünkü. 

Cam bardağı lavabonun içine bıraktıktan sonra ışığı kapatıp çıkıyorsun mutfaktan. 2+1 evde nereye gideceğim diye dikiliyorsun karanlığın ortasında. Halbuki burası senin evin, burada yer edinmen gerek kendine. Burası gitmeler yeri değil, vazgeçme yeri hiç değil. Deplasmanda yenilemezsin. 

Soğuk duvarlara tutuna tutuna koridorun sonundaki odana gidiyorsun yine, geldiğin yere yani. Nefes alış verişini duyuyorsun, hâlâ uyuyor. Bak, ne güzel uyuyor o sen niye uyuyamıyorsun bir türlü? Unutabiliyor, uyuyabiliyor, devam edebiliyor, yaşayabiliyor sen neden neden neden neden neden neden. Sen unutamazsın, sen uyuyamazsın, sen devam edemezsin, sen yaşayamazsın, sen neden neden neden neden neden neden. 

Yatağa bırakıveriyorsun kendini. Gözlerin kapalı bekliyorsun kendiliğinden geçsin diye. Bulantı içine işlemiş öylece geçmez bilmiyorsun. Kusmadan rahatlamak mümkün değil ki. Açıyorsun gözünü, ona bakıyorsun uzun uzun. Sanki son kez görür gibi, her detayını ezberler gibi, mıh gibi aklında tutacak gibi. 


2

Uyuyamıyorsun, nefes alışından onun da uyuyamadığını biliyorsun. Çok yorgunsunuz, konuşamayacak, birbirinizi işitemeyecek kadar yorgun. Sessizce bekliyorsun uykuya muhtaç. Yanında bir hareketlenme olduğunda gideceğini anlıyorsun, gözünü açıp bakıyorsun arkasından. Sen hep arkasından gittin onun zaten, yanında yürümedin ki hiç. Yetişmeye çalıştın, koştun ama ulaşamadın. Mesafeden öte bir şey bu, farklı anlardasınız sanki. Farklı dünyaların aynı kırgınlıkları.

Banyonun ışığı yanıyor, su sesi geliyor. Yanına gidip iyi misin diye sormak istiyorsun ama bir şey tutuyor seni yıllardır tutan şeyler bitmek bilmiyor. Banyonun ışığı söndüğünde yakalanma korkusuyla hemen gözlerini yumuyorsun. Nefesini tutmuş yanına geri dönmesini beklerken mutfağın ışığının açıldığını fark ediyorsun. Zaman geçmek bilmiyor, o dönmek bilmiyor. Kalksan, gitsen, baksan keşke. Ama bulamıyorsun ki o cesareti kendinde. Sen ona ulaşamayalı öyle çok olmuş ki nasıl gidilir bilmiyorsun. Öylece, tepkisizce bekliyorsun -her zaman yaptığın gibi.- Ne kadar zaman sonra bilmiyorsun ışık kapanıyor, ayak seslerini işittiğinde odaya geri döneceği için seviniyorsun. Gitmiyor, şimdilik.

İyi olmadığını biliyorsun, sen de iyi değilsin çünkü. Ama dile gelmiyor bazı şeyler, aynı acı defalarca paylaşılmıyor sanıyorsun. Acılarını paylaşmadığın biriyle yatağını, evini paylaşman komik geliyor sana. Gideceğini biliyorsun, eminsin hatta. Bir dürtüyle açıyorsun gözünü. Gözlerin değiyor gözlerine. İlk defa görüyorsun onu, ilk defa duyuyorsun, ilk defa hissediyorsun.


3

Karı koca farklı dünyaların aynı acılarına sahip. İkisi de konuşamıyor, göremiyor, işitemiyor... Aynı yastığa baş koyup acısını paylaşmayı beceremeyen iki insan onlar. Paylaştıkları, hisleri birleştirmiş onları yıllar yılı önce, çok da eski olmayan bir zaman önce de paylaştıkları acı ayırmış onları. Bir daha ikisi de cesaret edememiş. Birlikte düşmüşler birlikte kaybetmişler hep ama bakmamışlar ki görsünler. Kendilerine dönmüşler hep, kendilerinin başka bir bütünün parçası olduğunu unutmuşlar. 

O gece bir şey olmuş. Kadın kendini büyük bir hüzün duygusunun avuçladığını fark etmiş, susmuş. Adam kendini derin bir kuyunun içine düştüğünü hissetmiş, susmuş. Birbirlerini beklerken hep yanı başlarında, bir soluk kadar uzaklarında olduğunu unutmuşlar. İşte ne olduysa bu an olmuş: Gözleri buluşmuş, gözleri konuşmuş. Duyuramadıkları her şeyi anlatmışlar birbirlerine. O sırada gökyüzünden bir yağmur damlası düşmüş yeryüzüne.