Yıldız ışığında seninle sohbet etmek istiyorum.

"Nereye?" diyor kabaca bir ses.

—Allah'la sohbet etmeye.

Seninle baş başa sohbet etmeme bile izin vermiyor devlet.

Sonra çırılçıplak bir ormana atıyorum kendimi.

Serin,

Sıcak.

Devlet ormanları sevmez bilirsin.

Orman, sevişmek kokuyor beyaz tenli bir kadının koynunda.

Kuşlar ağaçlarla sevişiyor,

Ağaçlar toprakla…

Vallahi bir ben sevişmiyorum.

Ben sırtımı buz gibi taşa yaslayıp Nilgün Mamara'nın küçük ölüm şiirlerini okuyorum o sıra.

Bir kadın -beyaz tenlilerden değil ama-

Çiçek açmayan ağaçlara sarılı pempeli yün iplerle çiçek dikiyor.

Tanrım bu bir rüya mı yoksa?

Beyaz tenlilerden olmayan kadın, yemyeşil ormanları çiçeklendirirken

Bir başka kadının ölüm şiirlerini okumak çirkin geliyor.

Orman tıpkı anneme benziyor.

Tıpkı annemin büyük kazanlarda salça yaparken giydiği etekler gibi...

Ve bence annem arada bir, biz görmeden,

Gazoz kapaklarında, küçük perilere su veriyor.

Tanrım bu bir rüya mı yoksa?

Her gün hiç usanmadan sancılar içinde cibiliyetsiz sabahlar doğuruyorum.

Tanrım!

diyorum kimse affetmese sen affet beni!

Öp bir kere olsun omzumdan…