Korku beni omuzlarımdan tutup askıya asıyor. Bütün asalaklığıma, oradaki gündelik yerime rağmen diyemiyorum; ellerimi, pençelerimi ilk önce göğsüme batırıp kipkirli, korkunç bir şimşek halinde gösterip "Bakın!" diyemiyorum. Bir şeyleri parçalayarak anlatmam gerekiyor. Çünkü tutulamayacak kadar yakıyor elimi. Herkesin gözlerine bakıp "Ben buyum, bu yüzden hareket edemiyorum, etsem de sürekli sırtımdan itilircesine aynı iki duvar arasında savrulduğumu ispatlayamıyorum," demek istiyorum. Ama sözde öğrendim; sancılarımın geçerli olması için anlaşılmalarına gerek yok, kimsenin onayı ile beslenip büyümediklerini biliyorum artık. Biliyorum bak, yine biliyorum, yine fark edip anlıyorum ama... Ama dokunamıyorum. Kendime kesip biçtiğim benliklerimi toparlayamıyorum. Göremiyorum. Kör olmuyorum, hâlâ duyuyorum ama bu öyle bir mide bulantısı ki boğukluğu ne sesimi ulaştırıyor ne de onları duymamı sağlıyor.


Bu sefer hak edilmiş çocuksu şımarıklığı kendime çok görmeyip kafamı çeviriyorum. Ben çözemem, bu sefer ben arayamam yolumu, diyorum. Bunu söylerken çok kırılıyorum, ağlamaklı oluyorum ve kızmadan edemiyorum; kimse bana benim ekmediğim köklere ulaşabilmem için etrafıma ince ince işlediğim iplikleri sökmem gerektiğini, iğnelerimi yakmam gerektiğini söylemedi ki. Hatta söylemedikleri için yetişmemem gereken yerleye ulaşmaya çalışırken düşmedim mi, diye sordum fakat sorarken tam yüzümün üzerine çakılırken, bilemezken yine duramadım, yüzümü göğe kaldırmadan edemedim. Ve bakarken günahlarım ile göz göze geldim hemen, bilmiyormuşçasına davranırken.


Ateşten yere basarcasına kaçıp bir deprem gibi beni oradan oraya savuran havadan beslenmeyi bırakınca elimi göğsüme koydum, kapadım gözümü. Beni zangır zangır, çürüterek küçültmek ve bitirmek isteyen korkuya rağmen durdum. Artık bir ninni gibi değil de aslında beni koşulsuz, gurursuz ve artık inanılmayacak kadar sevip görecek birini aynada bulmuşçasına fısıldadım. Tuttum kendimi. Tuttum. Sonra da elini tutup yürüdüm onunla; daha hangi ışığın bile belli olmadığı bir tarafa, belki de ileride bir yaz akşamında kurulan bir sofraya. Esen havanın altındaki insanları orada bırakıp tekrar, tekrar, tekrar aynanın karşınında durduğum bir an'a... Saçlarımın okşanırcasına uçuştuğu, güzel şeyler duyup tattığım bir güne... Umuduyla burnumu sızlatan ama ayakları yere basan bir kırıklık ile beni yine bana getiren sancılarım ve bir avuç suskunluğum ile bir akşam sofrasında buluşana dek...