Deniz kadar, gök kadar, İstanbul kadar mavi bir adam. Veli'nin oğlu Orhan.


Garip Orhan.


Kısa hayatının aksine uzun hikayeler sığdırır şiirlerine. Hepsi olması gerektiği kadar sade. Gemilerdir en yakın dostları ve ağaçlar, kuşlar, bulutlar. Sonra gelir Oktay Rifat ve Cevdet Anday.


İşi gücü gökyüzünü boyamaktır. Eskiler alır, yıldız yapar, şiir yazar. Göllerde bir dem kamış olan Haşim'in aksine, rakı şişesinde balık olur. Mezesi ise her daim şiir. Akşamın kızıllığına değil, İstanbul mavisine tutkun. İzler penceresinden karpuz yüklü gemileri ve gözleri kapalı dinler bu güzel şehri. İşte böyle çıkar bir gün Garip Mukaddimesi.


Sözden ziyade musikiye yakın bulmaz şiiri. Mazinin her kalesini yıkar, şiiri yeniden fetheder. Dizelere devrim! Bu yüzden "Birinci Yeni" koyar adını yahut acayipliklerinden olsa: "Garip".


Anlatmaktan ziyade anlaşılmamayı güç bulur. Derdi gönül yarası değil, ekmek parası değil. Bir yer var bilir, epeyce yaklaşmış, anlatamaz. Yalnız bakakalır giden geminin ardından. Serde erkeklik var, ağlayamaz.


Sever tüm insanları; Ahmet ağayı ve Ahmet beyefendiyi. Onlardan daha çok ağaçları, gemileri, dalgaları ve martıları. Güneş, gökyüzü ve rüzgar. Ne de severdi onları içine çekmeyi. Yaşamak kolay değildi ya, ölüm gibi. Bilirdi. Kolay değil bu dünyadan ayrılmak derdi. Belki de ilk kez yanıldı.


Bir gün ayrıldı sevgili şehrinden. Vardı kuru bir Ankara'ya. Gemiler geçti rüyalarında, allı pullu gemiler. O zavallı, o yıllardır denize hasret. Düştü bir gün düşlerinin tersi karanlık bir kuyuya. Birdenbire oldu. Her şey birdenbire. Gün oldu, alıp başını gitti, denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.


Böyle bitti bir garibin hikayesi. Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.