Nefes almayı unutmanın bir yolu var mıdır? İçimi kemiren başka bir  soruya bu dehlizde cevap vermek çok zor. Bu melankoli sanata bir sebebiyet sunar. Kanımca bir başka şiire davetiye çıkarmakla meşgulüm şu an. O yüzden bağlamı oturtamıyorum sanırım. Ama akıştayım. Her an birkaç söz doğurabilir bu yazım. 


     Kalemim bir parça yaşanmışlık istemekte şu an ve pek haksız da değil. İmgeler onu heybesine alamıyor. Bataklıkta yaşamanın bahtsızlığı. Her an nefesimi tutabilirim, daha derine eşelenmek için. Bir  darbe kalemden geliyor. Mürekkebi beni boğuyor, süzülüyorum. Nokta ve virgülün artık çok uzağındayım. Uzun bir paragrafta noktadan habersiz başlangıçlıkların hem ardında hem başında olabilirim. Bu durumda bir nefes virgül bana iyi gelecektir. 



     Biraz sonra bırakacağım ruhumla vedalaşacağım. Kahramanlarını öldüren her yazar gibi  ben de kendimi öldürmekle işe koyuluyorum. Ölü ülkeler diyarına… Terk edilmiş bir ülke filizleniyor nazarımda, acının acıyı doğurduğu, nemalandığı, kokuşmuş ölü canlar. Hayalet hayalet süzülürken yolumda beliren bir ışık huzmesi bana  doğru geliyor. Hoş gözlerim kapalı ama yine de bu ışıltı karşısında göz kapaklarım rahatsızlık duyuyor. Ben ve önceki hislerimleyim, eski dünya hisleri eski dünya ağızları, eski dünya gözleri. Aklım vücudumu terk edeli çok oldu. İkide bir atan kalbimle görüyorum ve yorumluyorum. 

Dokunacak ne bir el, işitecek ne bir kulak, konuşacak ne bir dilim var. Bir ölü daha ne ister?




     Yüzüme vuran bu ışığın bataklıktan kalan toprak lekelerini kuruttuğunu hissediyorum. Bu dehlizden çıkmaya daha yolum var. Az önce kaybettiğim bütün uzuvlarım bunun bir rüya olduğunu söylüyor.  Bir yerlerde güneş hala döngüsüne devam ediyor besbelli. Yaşam mı bu? Onu kestiremiyorum. Herhangi bir  yerlerde herhangi bir ölüye ya da bir diriye  denk gelemedim hala. Ama bir yerlerde güneşin varlığını kabul ediyor vücudum. Savrulan bedenim her an karaya vuracak gibi güneşi daha fazla hissediyorum. Vardığımı hissediyorum. Az önce sudan çıkmış balık gibi irkildim. Kaybettiğim o uzuvlarım her ne hikmetse  yavaş yavaş  canlanıyor. Yaşadığımı hissetmem için kalbime bir yumruk vuruyorum. Karıncalanmış ellerim  tahta kesilmiş vücuda rağmen hala direnç göstermekte. Yuttuğum mürekkebi  kusuyorum. Az önce ne yaşadım bilmiyorum. O bataklığa neden atladığımı soruyorum kendime. Az önce durdurmaya yeltendiğim  zamana, kusamadığım geçmişe, ağzımdan düşüremediğim o ölüme bu kadar yaklaşmışken neden dirildiğimi düşünüyorum.  Eski dünya adetlerine veda ettiğimi düşünürken bir başka dünyaya gözlerimi açtığımı görüyorum.  Her şeyin başladığı noktaya… Mutluluğun,sevginin, nefretin hatta  acının, yeniden yeşermenin hazzı mı bu bilmiyorum. Karaya vurmuş diriliğimle bir başka diri arıyor gözüm. Benim gibi insanlar var mıdır? Burasının neresi olduğunu söylecek bir nefese ihtiyaç duyuyorum. Biraz yürüdükten sonra bir kafileye denk geliyorum.  Onlar beni garipsemediler. Burasının ölüler diyarı olduğunu ağzından kaçırdı biri. Buna inanmak nasıl bir şey bilmiyorum ya da gerçekten ölü insanların dirildiği bir yere mi geldim? Cennete mi, cehenneme mi düştü yolum? Hangisi? 



    İçlerinden en ölüsü geldi yanıma: 

“Bu sorular  bir ölüye hiç  yakışıyor mu? Aniden kendini burada bulanlardanız biz de. Yanımda duran şu insanlara  sor, biz de senin gibi yerini yadırgayanlardandık . Kabüllenmek işin nihayeti;  yaşamanın doruğunda, telaşında debelenirken ölümü hep bir uzağımızda taşıdık öyleki ölülerimizi de bizden uzakta tuttuk ama asıl faniliğimizin lezzetini ölümde bulduk, gördüğün gibi bir diriden farkımız yok. Hatta dünyadaki fanilerden çok daha çocuğuz, yaşlıyız, genciz. Burada hiçbir kötüye rast gelemezsin. Çünkü hepimiz vicdanı ve kalbiyle uyumlu konuşuruz. İnsanı da duygusunu da çok iyi tanırız. Şu an bir eşiktesin ama eşiğin sonunda burası sana iyi gelecek, acını mı anlatacaksın en iyi biz anlarız seni , mutluluğu mu anlatacaksın en iyi biz tanırız seni. Çünkü içimizden birisini anlamak zor olmaz bizim için.”



    Bu uzunca konuşmadan çıkarabileceğim sonuçları düşünmeye başladım, hayatımın bitmesine mi, bir başka dünya da dirildiğime mi, bir ölüyle konuştuğuma mı, faniliğime mi sevineyim, diriliğime mi , bir yerlerde hala ölü olduğuma mı? O bataklığa girerken süzülen cesedim şimdiden gün yüzüne çıkmıştır.  Ama ruhumdan eser yok, ben hala kendimi öldürmemin şaşkınlığını yaşarken bütün bunları bir karabasan gibi yaşamış olmam beni ürkütüyor. Aslında korkuyordum, belki de ölüm insanı dindiren, o doyumsuz hazzın bir sonu olan bir gerçekliğe vesiledir. Çırpındım, çırpına çırpına orda ruhumu bıraktım evet, ama ölmek değil  içimi bu denli rahatsız eden, bir şeylerin bitecek olması, bir şeylerin sonuca varacak olması, bir duygunun sona ermesi, sevginin bitmesi, acının, mutluluğun bitmesi, bir kandilin sönmesi, aydınlıktan  karanlığa geçmesi. Belki bu en büyük gizemin çekiciliğidir. 



    Bu geldiğim yere alışmam uzun sürmedi, zaten kabullenmek en iyileştirici şeydi yapabileceklerimin arasından. Çünkü vicdan sizi kuşatıyor, burda sizi ölümlendirecek hiçbir kötü duyguya yer yok, istesenizde ölemiyorsunuz. İsteseniz de düşünemiyorsunuz, istesenizde ağlayamıyorsunuz. Sadece hissedersiniz. Hem ölü hem diri, hem fani hem ölümsüz. Tanrı gibi…