Doğduğumuzda zihnimiz boş bir levha gibidir diyor John Locke. Çevreyle girdiğimiz etkileşimler ve yaşadıklarımız sayesinde her gün biraz daha doluyor zihnimiz. Bu tezin doğru olduğunu kabul edelim şimdi. Doğduk, hiçbir şey bilmiyoruz. Heyecan denen duyguyla ilk kez adım atmaya çalışırken tanışıyoruz. Önce alıcı dilimiz gelişiyor, sonra ifade edici dilimiz. Artık sadece fiziksel aktivitelerle değil, konuşarak da öğreniyoruz.


Çocukken yaşadığımız hisler saf, katkısız. Biraz büyüyoruz, arkadaşlık denen kavramla tanışıyoruz. Basit evcilik oyunlarında bile bazen hakkımız yeniyor. “Aaaa.” diyoruz. “Demek insanlar böyle şeyler yapabilir.” Biraz daha büyüyoruz. Aşk denen o soyut kavramla tanışıyoruz. İlk aşk. Karşımızdaki insanın da bizi aynı duygularla sevdiğini düşündüğümüz, o masum ilk duygusal ilişki. Bir bakmışız, hiç sevilmemişiz. Belki de sevgi bitebilir bir şeymiş. Herkes herkese her şeyi yapabilirmiş. “Aaaa.” diyoruz. “Aşk bazen acıtabilirmiş.” İşe giriyoruz. İnsanların hepsini yardımsever, iyi niyetli sanıyoruz. Bir de ne görelim? Arkamızdan konuşulanlar Edip’in şiirlerinden fazla. “Aaaa.” diyoruz. “Hayat hep böyle mi geçecek?”


Hayat üstüne düşünmeye başlıyoruz. Yaşadıkça ve düşündükçe zihnimizde hayat üstüne gerçekler biriktiriyoruz. Bu gerçekler bir gün öyle büyük bir dağ oluyor ki, altında kalıyoruz. “Aaaa.” diyoruz. “Keşke bu kadar düşünmeseydim. Hayatı fazla önemsemek, hayatı kaçırttı.”


Bir kelimeyi içinizden birkaç kez söylediğinizde kelime gözünüze anlamsız gelmeye başlar. Bence hayat da öyle. Üstüne ne kadar düşünürsen o kadar yitiriyor anlamını. Yaşamak lazım, uyanıp hiç üzmemişler gibi direnmek lazım. Hayat bu, yani aslında hiç.