“Özür dilerim.”


Dedi adam aniden. Ortada hiçbir sebep yoktu özür dilenecek. Sahi bu hissiyatı vuku bulduracak kadar da iyi bir oyuncu muydu?


“Özür dilerim, benden olamadığı için.”


Ne olamıyordu ki onda?

Evet, bariz bir problem vardı ama hâlâ bizimkinin kafasında şimşekler çakmamıştı. Aldatılmış mıydı, aldanmış mıydı? İkisinin cevabı da hayırdı. Şimdilik.


“Seni, senden başka her şeyle çarpıştırdığım için.” 


Özrün gerekçesi bu muydu cidden? Bahane gibiydi. Kaçışın altyapısı ilk o cümleyle kuruldu. Şimşekler hâlâ çakmadı lakin gök gürültüleri işitilir oldu.


“Senin beni kucakladığın gibi saramıyorum seni manen.”


Bu bir ayrılık gerekçesi miydi? Evet, bizimki gücünden emindi. Kimseden bir onay beklemiyordu. Sırtındaki yükler ağır gelmiyor, aksine beraber atılacağına olan inancı onu diri tutuyordu. Umutlandırıyordu gün geçtikçe. Hele ki beraber yapılan aktiviteler, geçirilen vakitler, yakınlaşmalar, göz devirmeleri, birbirlerinden ayrılmaması ve sarılmalar da bu umudu tetiklemiyor muydu?

Saftı bizimkisi. Anlamazdı. Körlüğü daim kalanlardandı çünkü. Gözü bir anda biriyle bürünürse odağı asla şaşmazdı. Oysa üzülmemesi için şaşması gerekir, en az insanlar kadar hain kaçış planları yapmalıydı. Düzen böyle dönüyordu çünkü bir taraf daha fazla üzülmeye hep en yatkın olan taraftı ve bazıları o üzülen taraf olmamak adına karşı taraf arkasını döner dönmez kaçış planları yapardı. Çok seven kaybetmekten, diğer taraf çok sevilmekten korkardı. Ne büyük ironi!


Evet, ilahi bir bakış açısına sahip olduğum için gelecekten haberler getirmeyle mükelleftim ben. Sıradaki cümle yaklaşık iki dakika sonra günyüzüne çıkacaktı.


“… sorun sende değil bende.”


Gözlerini dahi kıpırdatmadan izlemeye koyuldu ekranı. Kırpsa sanki bir şeyleri kaçıracak, bir şeyler onun iradesi dışında filizlenecek daha sonra filizlenen her neyse tüm dünyayı saracak, güneşin artık dünya ile dansına izin vermeyecek kadar büyüyecekti. Gözlerini kırpmadı ama filizlendi, büyüdü, o günden sonra da bu dünyaya güneş girmedi.


“Böyle bir şeye hakkım yok. Hele senin gibi samimiyetle seven biri varsa…”


Eh, samimiyetle sevmenin suçu da bu değil miydi? Enginlere sığmayan sevgi dahi sunsanız karşı tarafa envai çeşit bahanelerle terk etmeye meyilliydi. İnsandı neticede karşı taraftakinden ne beklenebilirdi ki? Aşk bir doğa ürünüydü ve insan tarih boyunca Tanrı tarafından doğayı katletmek için dünyaya gönderilmiş gibi olmayan bir görev edinmişti kendine. Kimileri bunu somut olarak –ağaç keserek, gölleri kurutarak, denizleri kirleterek- yaparken, soyut olarak yapan kitle de hiç göz ardı edilmeyecek kadar fazlaydı. İnsandı neticede. Ben anlatıcınız ise insandım, bir zamanlar.


Cümle daha bitmemiş, devamı üç noktada saklıydı. Adam sanki bir düşmanı öldürecekmiş gibi sıralayacaktı kelimelerini. Kelimelerle de insanlar ölür. Bedenleri bu dünyada hapsolur sadece.


“…”


Aradaki cümleleri idrak edemedi bizimkisi. Ekrandan birtakım Latin alfabesiyle yazılan harfler kendi aralarında birleşmiş bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kayan giden bir yığın harf silsilesinde kayboluyordu. Sanal bir dünyada yaşıyormuş hissi uyandı içinde. Sanki birileri bu yazıları daha önce karşı tarafın eline tutturmuş ve doğru zamanı beklemesi şartıyla bizimkisine söylemesini sıkıca tembihlemişti. Bir merdiven başında, tek başına otururken buldu kendini. Bir merdiven. Tek başına. İnsan bir merdiven basamağında tek başına oturursa zaman algısını kaybeder. Kaç dakika, kaç saat hatta kaç gün veya ay oturduğunu bilemez. Çünkü o merdivene oturtan nedenler insanı beşeri âlemden çekip çıkaracak kadar güçlü ve tesirlidir. Peygamber de bir merdiven başında miracı yaşamamış, arşa yükselmemiş miydi?


Kendine geldiğinde tekrar sol üst köşesinde ışık yanan bir cihazın elinde olduğunu anımsadı. Korkarak açtı ekranı. Karşı taraf susmuş, belli ki bir savunma mekanizması arıyordu. Kendini daha savunmadan savunamayacak kadar bitap düşen bizimkisi yazmaya başladı. Griliği sevmezdi hiçbir zaman. Bir şey onun için ya siyahtı ya beyaz. Ya vardı ya yoktu.


“Yani bitsin mi diyorsun?”


Korkarak ve bir o kadar kısacık cümleyi beyninde çokça tekrar ederek geçirdi. Sindirdi her kelimeyi. Bitmek. Bir işin, eylemin veya durumun sonuna gelinmesiydi. TDK’ye bakmaya gerek yoktu teyit için. Son denilen durumu her bir hücresinde iliklerine kadar hissediyor, yaşıyordu. 


“Laf ebeliğine gerek yok, evet. Benden daha iyi insanları hak ediyorsun diyerek hakkını teslim edeyim. Özür dilerim. Bu yaşadıklarımızı temiz bir yerde tutalım ya da ben daha fazla kirletmeyeyim kararsızlıklarım ve seçimsizliklerimle.”


Temiz. Kararsızlık. Kirletmek. Yaşanılanlar. İyi ve kötü insanlar.

“Ah! Olgular ne çok yoruyor insanı eğer bir ayrılığın içindeyse.”

O an hissizleşti. Artık her şey idrak edilmişti. Bahsedilen grilik kalmamış, duyguları varken duyguların sahibi yok olmuştu. Eğer ben ilahi bir anlatıcı olmasaydım o an sarılırdım bizimkine. Sarılırdım ve hiç bırakmazdım. Çünkü siz sadece yüzünü görebilirsiniz bizimkinin. Ben ve o içinde kopan fırtınalara direkt şahitlik edenleriz.


Peki demekle yetinemezdi, daha fazlasına ihtiyacı vardı. Daha fazlası ne işine yarayacaktı ki? Karşı taraf limandaki son düğümü çözmüş yarım bir el sallamayla yelkenini denizin en şiddetli rüzgârına çevirmişti bile. Daha fazlası olsa ne olacaktı ki?


“Peki, o zaman. Yaşattığın her şey için teşekkür ederim, klişelere bence bu raddede pek lüzum yok.”


Teşekkür etmek mi? O nerden çıkmıştı. Ayrıca yaşattığı şeyler teşekkür edilecek cinsten de değildi. Karanlığa gebe kalmıştı, çocuğu daha eline doğmadan şimdi terk edilmişti. Elde kalan karanlık, doğduğundan sonra her daim onu hatırlatacak, hep yoluna güvenmeler, duygular, sevilmeler hususunda engeller çıkaracaktı. Ben

–anlatıcınız- ilahi bir anlatıcı olmasaydım eğer “Yapma.” derdim. “Yapma ve kus öfkeni.” derdim. Diyemedim. İzlemek, ruhunu okumak ve size bunları anlatmayla yetindim.

Karşı tarafın cevabını beklemeden devam etti. Çünkü hâlâ kafasında bir şeyler yarımdı. Hâlâ haykıracak çok şeyi vardı. Ne kadar aza indirmeye de çalışsa yetmiyor ve yetmeyecekti.


“Özüre de gerek yok, bir önemi kalmadı ne de olsa. Umarım kısa zamanda dertlerin içinde boğulmaktansa kafanı yukarı kaldırabilir, gökyüzünü görebilirsin. Teşekkür ederim her şey için.”


İkinci bir teşekkür geldi. Birinciyle aynı denkte. O an bizimkinin iradesi gayrimeşru bir birlikteliğin istenmeyen çocuğuymuş da sokağa terk edilmiş gibiydi. Ne yaptığına, ne yediğine, ne içtiğine dair kimsenin bir fikri yoktu. Bu kadar fazla teşekkür ediliyorsa ortada zaten bir problem vardır. Siz insanlar ya samimiyetsizliklerinizden bu kadar fazla şükranlarınızı sunarsınız ya da dik duruşunuzu bozmak istemediğinizden. Siz bilmezsiniz. Ben bir zamanlar insandım. Ben bilirim.

Karşı tarafta bir kıpırdaşmalar seziliyordu, bu suskunluğun sonu bir yere bağlanacaktı. Bağlanılan yerleri o an elinde bir kesici alet olsa kendi keserdi bizimki ama o hâlâ insandı. Etinin altında duyguları ve ruhu vardı onu ayakta tutan. Tam ben bunları düşünürken karşı taraf dedi ki;


“Pekâlâ, ben de yaşattığın her şey için, hayatıma dokunduğun ve şiirlerin kadar güzel olduğun için teşekkür ederim. Bir önemi kalmasa da özür dilerim. Seni yüceltmek için başka bir şey gelmiyor elimden çünkü. Kendine iyi bak. Gökyüzü ferahlığında karşılaşmak üzere o zaman.”


Şiirler.

Evet, şiir yazardı bazen bizimki. Sevdiği insanlara da şiir kitapları verirdi hatta. Şiiri hâlâ insanla benzeştirecek saf hâllerini bir görüşte görebiliyordu. Kalemine pek güvenmez ama kalemini hareket ettirecek güçteki insanlara güvenirdi. Aptal bir şey bizimki. Yine güvenilen bir insan yarı yola dahi gelmeden o ayakkabılarını bağlarken onu terk etti. 

Yüceltmek. Bunu yapmanın birçok yolu vardı. Sevilmeye layık görülmek gibi. Bir ekrandan ayrılık konuşmalarını sıralamamak gibi. Aynı yatak paylaşıldıktan sonra, kafası her başka yöne yöneldikten sonra, en küçük bir es verdikten sonra eski nefesini toplamaya çalıştıktan sonra terk edilişlere mahkûm edilememek gibi.

“Bunu yapmanın daha farklı yolları vardı.” diye içinden geçirdi bizimki, benimle eş değer sayılacak bir zaman diliminde.

Gökyüzü ferahlığı hiçbir zaman olmayacaktı. Oraya umut bağlanamazdı. Bağlasan da baştaki gibi gök gürültüleri hiçbir zaman karşı tarafı terk etmeyecek, sağanak yağışlar peşinden kovalayacaktı.


Son bir kelime söyleme cesareti gösterdi.


“Hoşça kal.”


Karşı taraf son bildirimi gönderdi;


“Çok kıymetli birisin. Hoşça kal.”


Ben anlatıcınız, orada olsaydım, onun yerinde olsaydım bir hoşça kala bu kadar duyguyu sığdırmazdım. Ben anlatıcınız da bir insandım. Şimdi ilahi bir kudret olmaya daha yakınım.