İlk Gece

Kazandan bir şapkası vardır derler Cehennem Prensi’nin, eğer onu görürseniz benden selam söyleyin. Ya da söylemeyin, ben kendim iletirim zira yolum onun kapısı, andım onun kadehi, bilincim de onun lanetli kelebeği. Üç gün üç gece sürdü günahlarımdan arınmam ve yeniden Tanrı’nın yolunu bulmam. Hayır, Nietzsche yalan söyledi, Tanrı ölmedi. Nietzsche de şu an cehennemde zaten, aşağı iniyor sonsuza dek.

Cehennem gerçek. Alevlerin içime girişini çok net hatırlıyorum, yakıyor yıkıyor ve gördüğü her şeyi tahrip ediyor hazretleri hazretleri.

Kafam bulanıyor, görüşüm zayıflıyor ve ellerimden başlayan karıncalanma tüm vücudumu ele geçiriyor, işte o zaman fark ediyorum tanımadığım bir ülkede trenin birinde bayılakalmışım. Cehenneme hoş geldim.

Tüm insanlık cehennemden geldi. Bu yüzden insanların içinde kötülük var deyince kimse şaşırmıyor. Ama korkmayın, yolumuz cennet, tek aşmamız gereken şey zevkler.


İkinci Gece

Soğuk sularda boğuldum ve kendimi cehennemin kapısında buldum. Mavi bir kelebek karşıladı beni. Ardından da kazandan bir şapkası olan Cehennem’in Prensi.

Tam bir bebek doğmadan önce başladı cehennemden yükselişim: Kurumuş saçlarım topak topak kafamdan aşağı dökülüyorlardı, hiç olmadığım kadar yalnız hissediyordum ve tek yapabildiğim şey ince kitaplar okuyabilmekti. Kendi derin havuzuma dalmaktan o kadar çok korkuyordum ki... Geçmiş, geçiş.

Yaşamın ucunu görmüştüm ve orada kendime boş bir umut buldum.

Egoma savaş açtım. İnandığım her putu yıktım, yaladım ve yedim, bu dini bir süreç.

Bir film çekmek istedim bununla ilgili. Sylvia Plath cehennem alevlerinin arasında yanıp arınırken ben onun yanı başında dua edip kendi özgürlüğüme kavuşacaktım. Şiirsel monologlar yazdım ve kostümleri tasarladım ama sonra her şeyi iptal ettim, eskisi gibi hissettirmedi.

Önceden melankolik şarkılar dinleyip saatlerce Sylvia Plath ve Tezer Özlü üzerine düşünürdüm. Kendi acımı onların yazılarında görür ve içimdeki yalnızlığın kısa süreliğine de olsa geçişini izlerdim. 


Üçüncü Gece

Patlatıyorum.

Sevgili Atlas, seni bu noktadan sonra özgür bırakıyorum. Dünya denilen gamsız balonu patlatıyorum ve seni lanetinden azat ediyorum.

“Yaşam zamansız. Yaşamın hiçbir zamanı yok.” demiş Tezer Özlü.

Sanki hiç gitmemiş gibiyim. Sanki hiç yaşamamış gibi hissediyorum. Daha dün yaşadığım olayların hepsi yüzyıllar öncesinden kalma kokuyor. Zaman konseptim beni yeniden şaşırtıyor böyle durumlarda. Fiona Apple’ın da dediği gibi: Her gece beynimle bir savaş veriyorum.

Hafif bir rüzgar beni uçurumun kenarından düşmekten koruyor.