Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç’in eleştirileri ve makalelerini bir araya getirdiği, alanının en önemli eserlerinden biri. Kültür, medeniyet, ideoloji gibi üzerine çok söz söylenen fakat muğlak kavramların aydınlandığı bir kürsü.


Cemil Meriç “fildişi kule”sinden seslenmeye Attila İlhan’ın meşhur “Hangi Batı” eserinden başlar. Kendi düşünce dünyasının mimarlarını sayarken Müslüman olarak sadece İbn Haldun’un adını zikreden yazar burada çok dikkat çekici bir ifade kullanır: “Ön sözün kefere isimleriyle bitmesi hastalığın vahametini göstermiyor mu?”

Bu cümleyi Attila İlhan’ın Batı hayranlığını “hastalık” olarak tanımlaması üzerine kuruyor. “Kefere” tabiri düşündürücü. 

Aynı yazıda “…Tanzimat’tan sonra durum değişir, aydın kendi tarihinden koptuğu sürece aydındır.” cümlesi hastalığın bir başka boyuna işaret eder. Ardından “Batı medeniyetine bağlanmak deri değiştirmekle olmaz. Daha köklü daha uzvi bir istihale gerek.”


Yazar, günlüklerinde her şeyi açıklayan bir reçetesinin olmadığını ifade eder; bunun farkındayım. Ama ister istemez gerek “Bu Ülke”de gerek “Umrandan Uygarlığa” eserinde karşı çıktığı Batılaşma, çağdaşlaşma eğilimlerine karşı ne önerdiğini arıyorum. Bunun ilk emaresini yukarıdaki cümlede bulabiliriz diye düşünüyorum.

Cemil Meriç, yenileşme karşıtı olmadığını her fırsatta yazıya geçirmiş. Yazara göre ve algıladığım kadarıyla yenileşmenin Tanzimat döneminde ve özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi süratle değil de yavaş yavaş hayata geçirilmesi daha sağlıklıdır. Bu düşüncesini Umrandan Uygarlığa adlı eserinde daha açık ifade eder. Hem bu düşünceye tanık olarak da üç önemli şahsa işaret eder: Âli Paşa, Cemalleddin Efganî ve Tunuslu Hayrettin Paşa. İtiraf etmeliyim ki Afganlı ve Tunuslunun adını ilk kez üstadın eserinde okudum.

Aynı yazıdan bir cümle daha “…halk korkuyor ve seziyor ki hayatını idame ettirmenin tek şartı hareketsizlik.” Türk toplumu adına yazılan onlarca kitaba eş değer bir söz. Belki de bazı olaylar karşısında toplumun neden sessiz kaldığını anlayabileceğimiz çözümleme. Olaylara tepki gösteren ve göstermesi gerekenler arasındaki yaşam ve duyarlık farkı, halkta korku yaratıyor. Görüntüsü ve konuşma tarzıyla “kendinden olmayan” birileri, ne yapması gerektiği hakkında ahkâm kesiyor. Kalabalık da “en iyisi öylece durmak” diye düşünüp yaşamına devam ediyor. Yazarın bu düşüncesine katılmamak mümkün değil. Yazıyı “dost sesi” olarak tanımladığı Avusturyalı Diplomat Klemens von Metternich’in Osmanlı yenilikçilerine öğüdüyle bitirir. Yazar nasıl yenileşmemiz gerektiğini Avusturyalı üzerinden aktarır.


Batılaşmanın nasıl olması gerektiğine ilk tanık “Ali Paşa’nın Siyasi Vasiyetnamesi” Yazar bu kez Paşa’nın ağzından nasıl yenileşeceğimizi aktarır. “Türkiye değişmeli, amenna… Ama değişiklik kendi eserimiz olmalı, ağır ağır işlemeli. Yürümeliyiz, kabul. Acele etmeliyiz, doğru. Ama süratin de bir hududu var. Kazanları patlatmamalıyız.”

Bu cümle aradığım cevabı çoğunlukla veriyor. Ama vasiyetname bu cümleden ibaret değil. Hatta yazarın ürettiği gibi başka bir yazının konusu olabilecek kadar önemli bir miras.


“Tunuslu Hayrettin Paşa ve Eseri”nde ikinci tanığı tanıtır ve eseri hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Paşanın Aḳvemü’l-mesâlik adlı eserinde reçetesi çok açıktır: İslam kalarak çağdaşlaşma. Peki, çağdaşlaşma demek İslam’dan uzaklaşma mı demek? Çağdaş ve İslam kavramları birbiriyle çatışan kavramlar mı? Yazar aynı yazıda “teferruata ait itilaflar bir sohbet vesilesi” der ama sanırım üstatla burada teferruata gelmeden itilafa düşüyoruz. Çünkü halk nazarında ne kadar öyle olduğu söylense de çağdaşlaşma ve İslam arasında böyle bir bağlantının olmadığını ve hatta çağdaşlaşma, yenileşme veya Batılılaşma -hangi kelimeyle tabir edilirse edilsin- ilerlemenin din kavramıyla ilgili olmadığını düşünüyorum. Eğer böyle olsaydı Hristiyanların veya dinine sıkı sıkıya bağlı Yahudilerin de ilerlemeden nasibini almaması gerekirdi. Kısaca haddim olmayarak üstada bu konuda katılmadığımı ve ilerlemenin üretimle olacağını, bunun din kavramıyla bağlantısı olmadığını yazma gereği duyuyorum.


“Cemalettin Efganî Dosyası” yazarın titiz çalışma tarzının bir ürünü. Yazar, Afganlı düşünürü yer yer eleştirir ve peşine takılan aydınların ne kadar gülünç durumda olduklarını dile getirir. Bu yazıda özellikle Fransız şarkiyatçı Ernest Renan’ın “İslam’ın bilimin önünde engel olduğu” konulu konferansın Afganlı tarafından cevaplanması ve bunun bize yankısı üzerinden yukarıda ifade ettiğim İslam-Çağdaşlaşma kavramları irdelenir.


“Umrandan Uygarlığa” kitaba adını veren Cemil Meriç’in bence imza yazısı.

Çünkü yazar “kültür” kavramına yeni bir kavram öneriyor: umran.

Umran, Kubbealtı Lügati’ne göre 1.Bayındırlık, mamurluk / 2. Medeniyet ilerleme.

Üstat sonunda bana Fildişi Kule’sinden seslenir: “Tekâmül mukaddeslerimizden feragatle olmaz. Batı’nın abeslerini değil, insanlığın keşiflerini iktibas edeceğiz. Maziyi müdafaa fakat ayıklayarak. Yeniyi kabul ama seçerek.”

Üstat bu cümlede geçmişin meşhur tartışmasını doğuran “abes-muktebes” kelimeleriyle mükemmel bir ifade yakalamış. Fakat bir şeyi anlamak istiyorum, Batı’nın abesleri ne? Ahlak anlayışı mı? Eğer öyleyse ilerlemenin ahlak anlayışı veya yaşam tarzıyla bağlantısı ne?

Evet, kimi kesim tarafından Batılaşma, dış görünüş ve Fransızca kelimeler söyleme olarak algılanmış olabilir fakat bunu genelleyerek batının abesleri diye kesip atmak mümkün mü? İnsanlığın keşiflerini alıntılamak ifadesine tamamıyla katılırım. Sanırım burada Batı ve çağdaş kelimelerini bir yana bırakıp artık insanlık kavramı üzerine yoğunlaşmak gerekir. Nitekim günümüzde teknolojik ilerlemenin batısı veya doğusu kalmadı. Son olarak yeniyi geçmişi savunurken neye göre ayıklayacak ve yeniyi kabul ederken neye göre seçeceğiz? Burada bize uyan veya uymayan değişkenleri neye göre denetleyeceğiz? Bu soruların nesnel cevabı mümkün değil. Fakat rahat ve insanca yaşamak için gerekli bilgiye sahip olmak, insanlaşmak veya çağdaşlaşmak için yeterli olamayacak mıydı?


“Kendi Semasındaki Tek Yıldız” yazarın önemli incelemelerinden biri. Yıldıza benzettiği İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinin ayrıntılı çözümlemesi.

İbn Haldun, meşhur cümlesinin dışında bilmediğimiz, tanımadığımız bilgin. Hani meşhur “coğrafya kaderdir” klişesinin müellifi. Yalnız üstadın şikâyet ettiği bir konu var: “Dil devrimi genç nesillerin Tunuslu tarihçiyle temasını imkânsızlaştırmıştı.”

Peki, üstat dil devriminden önceki nesiller Mukaddime aşkıyla tutuşuyordu da devrim mi bu ateşi söndürdü? Üstada göre bir dönemin başucu kitabıdır: Naîmâ, Müneccimbaşı, Namık Kemal, Cemal Zeki, İbn’ül Emin. Bir elin parmaklarıyla eş. Dil devrimi öncesi nesillerden çevirenler kim? Sadece Pîrîzâde Mehmed Sâhib ve Ahmet Cevdet Paşa. Üstat aynı yazıdaki dipnota şöyle bir ifade düşer: “…ama onlar (Batılı yazarlar) uzun bir çalışmanın mirasçısıdırlar. Ömürlerini harcamışlar bu işe.”

Sanırım üstat ‘batının abesleri’ derken bunları kast etmiyordu. İşte Batı’dan veya Doğu’dan iktibas edeceğimiz erdem, bir işe ömrünü adamak.

Yazar “Büyük Siyasi Eserlerin Yankısı”nda siyasi edebiyat konusu inceler ve bu konuda eksik olduğumuzdan şikayet eder. Yazıyı okurken ister istemez aklıma Atatürk’ün Nutuk adlı eseri geldi. Eser siyasi edebiyatımızın bir ürünü kabul edilemez miydi?


“Devletin Altı Kitabı” başlıklı yazıda yazar Jean Bodin’i ve eserlerini tanıtır. Ve üstat beni şaşırtarak bir Batılı yazar hakkında övgü dolu ifadeler aktarır. Şaşırmamın nedeni özellikle “Bu Ülke” kitabındaki ifadelerden Batılı yazarları beğenmiyor intibası uyandırması. Belki de ben yanılmış da olabilirim. Yazı “Avrupa hükümdarlarına, mazisine, mukaddeslerine hürmetkâr. Bu tarih şuuru kendi kendine saygı. Bu kadirşinaslık batıdan almamız gereken en büyük ders.” saptamasıyla biter. Üstat, sanırım cumhuriyetin ilk yıllarından yakın geçmişe kadar gelen padişahları eleştirme modasından yakınıyor. Haklı olduğu aşikâr. Bizde nedense cumhuriyetçi olmanın gereklerinden biri padişahlara saldırı olarak algılandı. Bunda son dönem padişahlarının hatalarının da payı yadsınamaz. Ama bu bir etikete dönüştü, hatta slogana. Ki sloganlar düşüncenin en büyük düşmanlarından. Gelgelelim Batı’dan almamız gereken en büyük ders maziye hürmetkâr olmak mı, sanmıyorum. Nereden almamız gerektiğini bilmiyorum ama ihtiyacımız olan ders ölçülü olma. Maziyi överken de yererken de ölçüyü kaçırmama.


Kitabın dördüncü ve son bölümü “İdeoloji” adını taşıyor. Bu bölümdeki yazılar genelde ideoloji kavramının tanımlanması güç bir kavram olduğu üzerine. Özellikle 260. sayfadaki dipnot ideoloji kavramı üzerine başlı başına bir yazı özelliği taşır. Zaten kitaptaki dipnotlar alışılmışın dışında bir hacme sahip.


Cemil Meriç’in sanata dair görüşlerini içeren “Fikri Tekâmülün Mihrakı” başlıklı yazı üstatla aramızdaki buzları eritecek cinsten. Çünkü üstadın yazıya geçirdiği ‘sanatın bireysel bir eylem olduğu’ düşüncesinde hemfikiriz.

Sanat, mensubu olduğumuz toplumdan bağımsız türemez fakat şahsın üretimidir. Ve şahsı işlemelidir sonuçta toplum denilen kavram şahıslardan mürekkeptir.

Ne o yoksa üstatla temelde anlaşıp teferruatın zevkine mi varmaya başladık?