“Yalnızlığının bir kez daha perçinlendiği o gecede sanki her şey susmuştu. Üst kattaki komşudan tıkırtı gelmiyor, sokaktan araba geçmiyor, köpekler havlamıyordu. Saat henüz geç değildi. Birilerinin gürültü yapması, avaz avaz bağırması, dünyada tek yaşayan sadece onlarmış gibi seslerle başkalarını rahatsız etmeleri gerekirdi. Ama hiçbir şey yoktu. Belki de bugün özel bir gündü ya da tüm mahalle yas tutuyordu. Kendince ihtimalleri değerlendirmeye çalıştı. Sonra vazgeçti. Uzun zamandır istediği sessizliğe sonunda kavuşabilmişti. Ne yukarıdan tıkırtı sesleri geliyordu ne de sokaktan araba sesleri… Düşüncelerinde saatler geçirdi. Hayallerini düşündü, olmasını istediklerini ve olmasını istemediklerini. Sessizliği hep severdi. Ama hiç sahip olamamıştı. Gecenin keyfini çıkardı. Sabah uyandığında kuşlar ötmüyordu. Doğanın, sesli sessizliğini duyamıyordu. Bu onu korkutmaya başladı. Çünkü hiçbir şey duymuyordu. Kendi nefes alışverişini bile. Ancak o zaman anlayabilmişti, kulakları duymuyordu! Sessizliği böyle hayal etmemişti hiçbir zaman. Kuşlar ötmeli, komşusu arada bir tıkırtı yapmalı, sadece arabaların sesi biraz daha az olmalıydı. Gereksiz sesleri duymak istemiyordu. Gereksiz sandığı seslerin ona kendi varlığını anımsatan şeyler olduğunu fark etmeden...”


Okuduğu bu satırlar arasında kayboldu. Kendi gereksiz seslerini düşündü. Acaba kitaptaki karakter gerçekten işitmiyor muydu artık? Yoksa duymak, görmek veya hissetmek istemediği her şeyden mi bahsediyordu? Zaman zaman kendi içinde kaybolduğunda, olmayan şeylerin, olsaydı daha iyi olacağını varsayardı hep. Peki ya sessizlik böyleyse? Ya da siz ne ile bağdaştırmak isterseniz…