Yılın en uzun gününde yağmur selmişçesine yağdı. İçimi kaplayan huzur uzun zamandır duymadığım gök gürültüsünden mi yoksa yağmurun bereketinden miydi, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa ne yapıp ettiğimi yazmak istemiyorum. Çünkü dürüst olduğumu düşünmüyorum. Ama elimden başka bir şey gelmiyor yazmak dışında.


Yaşam, midemi bulandıran ve hiçbir işe yaramayan ilaç misali. Burnumu tıkayıp, gözümü kapatıp, yüzümü ekşitip alıyorum şu ilacı her saniye. Her gün, bir öncekinden daha acı geliyor bana. Dahası yazmayı da unutuyorum sanki. Belki de bu kadar yavaş yazmak benim düşüncelerimi küflendiriyor ve tabii ilaç da cabası.


Savaş! Savaş! Savaşmalısın barışmak için ve yaşama sarılmak için, ayaklarından ama. Çünkü bıraktığın an yaşamın arka odalarını görüyorsun. Işıksız, küfsüz, eşyasız bir hücre ve sen de içinde sürgünsün. Bu kadardır aslında. Ne zaman ki gözünü açıp alemin seyrine bırakırsın kendini; küçük oyunlar -senden her zaman gözünü açıp büyük oyunu görmeni isterler-, iç çekişler, kahkahalar ya da sanrılar vardır. Özellikle denize karşı bir kumsalda keyif çatmak ki en güzelidir sanrıların. Kanıverirsin tüm yalanlara o anda. Hatta o yalanların elçiliğini yaparsın. Neden? Kelimeler sihirdir ya, inanıverirsin şu tok sesli seherbazın diline.


Bir nokta, bir kelime de sen eklersin yetişmekte olan taze beyinlere. Rahat yatağında uzanmışken geçmişin suratına tükürür de rüya gördüm sanırsın. Çığlıklarını bastırırsın arka odalarının. Tüm mesele buydu değil mi? Kahkahaların mı seni sen yapan yoksa çığlıkların mı? Hangisi bu illüzyonda sana destek verecek? Her şeyi yapabilecekmişçesine, bir şeyleri başarmaya tek kulaç kalmışçasına hissettiğin o an, bu dünyanın en büyük hıyarı sen oldun demektir.

Acı olan şu ki, insanlık hep aynı acılarla kavrulmakta. Herkes yaşadığı dönemi kıyametin kopacağı dönem olarak görür. Herkes yaşadığı döneme çocuk getirmemek gerektiğini savunur. Binlerce yıldır, medeniyetimiz hep aynı acıların etrafında sonsuz sayıda daireler çizmekte. Bu, şuna benziyor: hapishanelerimizden kurtulduğumuzda bir başka, daha büyük hapishanenin duvarlarına çarpıncaya dek özgürüz. Sonrası hep aynı tantana.


Aç kalma korkusu, toprak elde etme kaygısı ve kontrol manyaklığı. Daha fazla yazamayacağım. Kontrol ediliyorum.

Bul.