1947ekim. İki geniş caddenin birleştiği noktada, tam da köşe başındaki yapının giriş katını Fenerbahçe postanesi diye açtıkları günün sabahıydı. Üç geniş mermer basamağını çıkıp toplanan kalabalığa bir konuşma yapıyordu postane müdürü. 'Bu yapının ve hizmetin vatana-millete hayırlı olmasını, dostların ve akrabaların umut ve sevgi yüklü kelimelerini daha hızlı ve daha güvenli ulaşması konusunda bir nebzede yardımı dokunması dileğiyle Hâk Teâlâ'ya şükürler olsun' deyip diğer üç mermer basamağı çıkıyor ve iki kanatlı ahşap kapıyı iki avucuyla besleme ile ittirip açıyordu. Konuşma esnasında müdür beyin sağında ve solunda, el pençe divan durup konuşmayı dinleyen, halka saygıdan kusur etmeyecekleri izlenimi veren ve postane görevlileri olduğu anlaşılan beyefendi ve hanımefendiler grubu müdür beyin hemen arkasından içeri giriyorlardı. Onların arkalarından da konuşmayı dinleyen cüzi kalabalık.

İnanılmaz bir yapı. Hele hele bir postane için inanılmaz. Zeminde, giriş basamakları gibi tamamen mermerden oluşurken, daha dikkat çekeni, aslında inanılmaz dedirteni tavanı tutan 13 yüksek mermer sütun. Devasa bir ibadethaneye girmişsiniz hissi uyandıran bu görüntünün yanında, karşı cephede boylu boyunca uzanan, üzerilerinde vezne, posta 1, posta 2, telgraf gibi işlevlerini anlatan bölmelerin sade görüntüsü bu geniş şaşaada şaşırtıyordu insanı. Bütün bu genişlik ve ihtişam bir postane için mi, dedirtiyordu insana.

İnsanların içeri girmesiyle beraber etrafta koşuşturan çocuklar peyda oluyordu birden. Dışarıda iken bunlar yine orada mıydı; nereden çıktılar şu şen gülüşlerle koşuşturan veletler. Yapının içerisi o kadar geniş ki çocuklardan birinin "tam top sektirmelik yer" diye bağırması yankılanıyor içeride. Ellerini arkada birleştirmiş müdür bey, arkasındaki ekibi ile işlemlerin yapılacağı yere yürümekte hala.

İçeriye girdikten hemen sonra yürüyüş yolunun biraz solunda, görünmesi neredeyse imkansız garip bir sanat eseri karşılıyor insanı. Ayakta durdukları belli ama ne olduğu belirsiz, insan şekline benzeyen ama insan değil, daha çok mitoloji kahramanlarını andıran, yan yana durmuş metalden üç figür. Halktan bir grup çoktan incelemeye koyulmuştu, sanat eseri diye orta yere konulmuş bu garipçeyi. Sonra içlerinden biri, boynundaki fotoğraf makinesiyle etrafta dolanan fotoğrafçıyı çağırıyordu yanına. Figürleri inceleyen insanlardan kibarca izin isteyip önüne açıyor ve pozisyonunu alıyor sanat eserinin yanında. -"İlk fotoğraf benden olsun" dedikten sonra hazır olduğunu belirten bir işaret çakıyor fotoğrafçıya. Heveslendiriyor etraftakileri. Herkes farklı bir şekilde poz vermeye başlıyor. Fotoğrafçı her çekimsonunda parasını aldıktan sonra aynı şeyi söylüyor fotoğrafını çektiği kişiye; -" Salı günü şu posta 1 yazan yere bırakacağım fotoğrafları. Oradan alırsınız."

Çocuklardan kiminin elleri ceplerinde, kimisi ellerini arkasında birleştirmiş, kimisi hiç umursamaz biçimde mermere oturmuş olup biteni anlamaya çalışıyor. Kendi aralarında konuşmaya başlayıp ceplerini yokluyor birkaçı. Belli ki aynı sokağın, mahallenin çocukları. Bir araya topladıkları kuruşlar yapacakları şeye yetmiyor olacak ki 'ne yapalım' der gibi sağa sola bakmaya başlıyorlar. Benim gibi onları izleyen birisi varmış ve olup biteni anlamış olacak ki bütün çocukları yanına çağırıyor. Birkaç saniyede neredeyse bir düzine çocuk toplanmış oluyor adamın önünde. Birkaç cümle konuştuktan sonra eserin önünü boydan boya kapatacak şekilde diziliyorlar bütün çocuklar. Figürlerin sadece üst kısımları görünür halde. Çekim böyle gerçekleşiyor. Sonra çocukları tekrar önünde toplayıp sayıları kadar fotoğrafın çoğaltılması karşılığındaki ücreti fotoğrafçıya ödeyip çocuklara dönüyor ve salı günü buraya gelip parmağıyla gösterdiği yerden fotoğraflarını alabileceklerini, ama sadece bir tane almaları gerektiğini ısrarla ve sevecen bir şekilde anlatıyor, heyecanla kendini dinleyen çocuklara. Gülüşmeleri, fısıldaşmaları ve yerlerinde duramayan bu çocuk grubunun heyecanlı kıkırdamalarını bastıran bir ses dağılıyor içeride.

Yankıdan sesin geldiği yönü kestirmek zor. Aynı tonda yankılanan birkaç kelimeden sonra bir sütunün dibine oturmuş, pek yeni sayılmayacak kıyafetleriyle, gözlükleri arkasından insanlara acıyan bakışlarla seyreden bu adam da kim?

Adam tekrar:

"Ah sizler ne kadar da masumsunuz" diyordu, az önce ki ses tonundan biraz daha kısık bir tonda. Belli ki fotoğrafla uğraşanların dikkatini çekmekti niyeti. Başarıyor. Kalabalık ona doğru birkaç adım atıp bakışlarını ve kulaklarını adama dikiyor.

Adam:

"Ne kadar da masum ve heyecanlı. Şimdi sizler hatırası kalsın diye durup poz veriyorsunuz. Fotoğrafı alınca heyecanla inceleyecek ve mutlu olacaksınız değil mi? Oradaydım, her şey temiz, parlak ve heyecan doluydu... Bugünün tazeliğini anımsamak için değil mi her şey? Peki ne olacak sonunda? Bir rafa kaldıracaksınız fotoğrafı, bir çekmece altına, bir sandık içine, bir çerçeveye... Sonra sizler, bugünün tazeliğini iliklerinize kadar yaşayan ve bunun o fotoğrafta hep saklı kalacağını sanan masumlar. Bir gün unutacaksınız bu fotoğrafı bıraktığınız, sakladığınız yerleri. Sonra yaşlılık ve ölüm gelecek elbet. Sonrası ne olacak biliyor musunuz? Kırılmış çerçevedeki fotoğrafınız, sandık altına saklanmış diğer fotoğraflara eklenecek. Bugünün hikayesini bilmeyen birileri, sizi görmemiş torununuz, siz göçtükten sonra kiraya verilen evinizin kiracısı, temizlikçi hanım belki de. Kişinin ne önemi var? Birilerinin avucunda durmuş olacak bugünün hikayesi. O ne yapacak biliyor musunuz? Buldukları diğer bütün hikayeleri toplayıp bir sahafa götürüp yok pahasına satacak hepsini. Yıllar geçeçek belki aradan, belki de birkaç ay. Verdiğiniz pozdan mı, arkanızdaki şu garip şekillerden mi, yoksa yüksek sütunlardan dolayı mı bilinmez, birisi bugününüzü ve heyecanınızı satın alacak10kuruşa. Ya da kendisine getirilip kartonda birikmiş tüm hikayelerden bıkacak sahaf. Hepsini satıverecek çocuğun tekine. Düşünün, o çocuk içi hikaye dolu kartonu çıkarıp İstiklal'e şöyle bağıracak. "Eski İstanbul bunlar, eski İstanbul, 10kuruşa hatıralar 10kuruşa".


Adam sustu. İçinde bulundukları ortamın safi mermer soğukluğunu hissetti dinleyenler. Birbirlerine bakanlar oldu, susup önüne bakanlar. Kendi kendilerine mırıldanıp yavaş yavaş dağıldı kalabalık. Sadece çocuklar anlamadı adamın dediklerini. Ama önemli bir şeyler söylemiş olacak ki, böyle bir tesiri oldu diye düşünerek, dağılmadan adama bakıyorlardı. Adam konuştuğu ses tonunu biraz daha kısarak ve biraz da tebessümle şöyle dedi, kendine bakan çocuklara:

"Lafım size değil, siz bakın eğlenmenize."