CANDAN

Karanlıktı. Çok karanlık. Daha da karanlık olabilirdi hayatı. Oda zaten karanlıktı. Mevsim bahardı ama sonbahardı. Gece, açık camdan odaya doluyordu. Yatağında bir sağa, bir sola dönüyordu. Uykusuzluk şu sıralar özel bir bağı olan tek olguydu. Telefonuyla oynayabilirdi fakat istemiyordu. Kalktı, açık camdan dışarı baktı. Ağaç yaprakları sallanıp, birbirine çarptıkça tuhaf sesler çıkarıyordu. Sokak lambası yine yanıp yanıp sönüyordu. Sokak, bir korku filmine ev sahipliği yapar gibiydi. Odasına hafif bir esinti girdi, içi ürperdi.

Kafasını camdan biraz daha dışarı çıkarmasına neden olacak bir şey vardı. İnsanları dikizlemeyi hiç sevmezdi ama evinin karşısındaki büyük ağacın arkasında öpüşen bir çift gördü. Uzun boylu adam, saçları gecenin karanlığında bile parıl parıl parlayan sarışın kadınla deli gibi öpüşüyordu. Öpüşürken birbirlerini okşamaktan da geri kalmıyorlardı. Çok güzellerdi, dudağını büzdü ve perdeyi çekti. Başkasının mutluluğundan acı mı duymuştu ne? Yatağına geri uzandı. En son ne zaman biriyle seviştiğini hatırlamıyordu. Hatta en son öpüşmesinin üstünden bile yıllar geçmiş olabilirdi. Geçirdiği büyük travma onu tam iki sene özgürlüğünden alıkoymuştu. Akıl hastanesinde geçirdiği yıllar onu iyi etmeye pek yetmemişti. Hatta orada her gece konuştuğu kadının aslında bir hayal ürünü olduğunu anlaması bir kaç ayını almıştı. Üstüne de içtiği ilaçlar cabasıydı.

Unutamıyordu yaşadıklarını, hala aklına geldikçe ağlıyordu. Onu büyüten adamın, kendisine tecavüz etmek için annesini gözlerinin önünde öldürmeye yeltenmesi bu hayatta yaşadığı en kötü olaydı. Üstelik ona 'baba' diyordu. Bu akıl almaz ve üstü kapatılamaz bir olaydı. Bazen elleri titriyordu. İmdadına ilaçları yetişiyordu. Herkes gibi o da gülüyordu o zaman, içini kaplayan karanlığı boğmaya çalışarak... Onu teselli eden tek şey ise o adi insanın amacına ulaşamamış olmasıydı. Güzel annesi ölürken bile onun için savaşmıştı. Yıllardır 'eşim' diye bahsettiği adamı, kendine kaç kere sapladığını bilmediği bıçakla yaralamıştı. Adam aldığı bıçak darbesi ile yere düşerken kafası, antika koltuğun ahşap kolçağına çarpmıştı ve oracıkta ölmüştü. Bu Candan'ı üzmemişti. Onu üzen şey, annesinin yarasının ağır olmasıydı. Narin bedeni bıçak darbelerine dayanamamıştı ve anneciği kollarında can vermişti. Yıllarca kahrını çektiği adamın en son darbesi de bu olmuştu. İçkisi, şiddeti bitmemiş, en sonunda da canını almıştı. Bu acıya nasıl dayanacağım diye kendini yiyip bitirmişti. Üstünden tam 9 yıl geçmişti bu kötü olayın ve o hala her anını dün gibi hatırlıyordu...

Yine içini üzüntüyle kaplamıştı. Yatağında dönüp duracağına uyusaydı, bu olayları hatırlamak zorunda kalmayacaktı. Hoş, zaten pek unuttuğu da olmuyordu. Karanlık her çöktüğünde muhakkak hatırlardı. Çünkü o olayı da gecenin bir yarısı yaşamışlardı. Üvey babası her zaman ki gibi içmiş ve kendini bilmez bir haldeydi. Candan ise yatağında hala onun dinlediği arabesk müziği duyabiliyor, bu okuduğu kitabı anlayamamasına neden oluyordu. Birden kapısının buzlu camında bir karaltı gördü. Babası olduğunu anlamıştı. 'Yine ne isteyecek acaba?' diye sinir olmuş, yatağında iyice doğrulmuştu. Oflayarak, kitabında kaldığı yeri kıvırmış ve ayağa kalkmıştı. Bir nevi hazır ol duruşundaydı. Kapısı açıldığında gözlerine inanamamıştı. Baba dediği adamın üstünde sadece iç çamaşırı vardı. Candan, büyük bir utanç duyarak, gözlerini perdeye doğru çevirmişti. Bakmamaya çalışıyor ve amacının aklına gelen şey olmamasını istiyordu. Koca herif, hızlı adımlarla üstüne yürüdüğünde kaçışı olmadığını anladı ve bir çığlık attı. Bu çığlık içinde acıyı, korkuyu ve tüm bedenindeki güveni sarsan bir tokadı barındırıyordu. Bu çığlık hiçbir kadının, atmak istemeyeceği bir çığlıktı. Ellerini sıkıca tutup, boynunu iğrenç bir şekilde koklayarak öpen bu adam, kendini bildiğinden beri baba dediği insandı. O ise güçsüz bedeniyle karşılık verse de, hiçbir şey yapamayan genç bir kızdı. Adi herif, ona hayatı boyunca unutamayacağı bir acı yaşatıyordu. Böyle bir olayın, hiç kimsenin başına gelmesini istemezdi.

Silkelendi, kendine gelmeliydi. İstemsizce akan gözyaşlarını eliyle, kaşınan boynunu da suyla sildi. O gece, annesi sesini duymasaydı, hayatı şu an ki halinden daha kötü olabilirdi. Derin bir nefes aldı. Komodinin de duran sigara paketine uzandı. 'Lanet olsun!' Sigarası bitmişti ve yeni bir paketi yoktu. Saat gece yarısını geçmek üzereydi. Sokağın sonundaki tekel bayi kapanmadan yetişmeliydi. Koşar adımlarla evden çıktı. Bayiye yaklaştığında, Hakan Bey'in dışarıda sigara içtiğini gördü. Adam onu görünce sigarasını masadaki küllüğe bıraktı. Gülümsedi ve sağ kolunu kapıya doğru uzatıp, "Buyrun Candan Hanım." dedi. Bu adam kırklı yaşlarında ve hoş bir adamdı. Candan'a olan ilgisini saklayamıyordu ama ona hiç açılmamış ve onu rahatsız edecek hiçbir davranışta da bulunmamıştı. Candan da bu güzel karşılamaya, kafasını hafifçe eğerek ve gülümseyerek karşılık verdi. İçeri girdiğinde sigarasını söyledi, parasını uzattı ve iyi geceler dileyip, oradan ayrıldı. Adam, bayiden dışarı çıkıp, genç kadın gözden kaybolana kadar onu izledi. Uzun boyu ve uzun saçları ile bir melek gibiydi. İç geçirip, bitmekte olan sigarasına uzandı ve o güzel kadının, kendisi için imkansız olacağına kendini bir kere daha inandırdı.

Candan hızlı hızlı yürümekten soluksuz kalmıştı. Eve girdiğinde kapıya yaslanıp, bir kaç derin nefes aldı. Evinin içi sıcacıktı, dışarısı serindi. Artık havalar soğuyordu ve Candan bundan pek hoşnut değildi. Mutfağa gidip, kendine Türk kahvesi yaptı ve bu içeceğin var olduğu için Tanrı'ya şükretti. Kahve ve sigara en sevdiği ikiliydi. Keyfini yapıp, biraz kafasını dağıttıktan sonra, odasına gitti. Odası biraz soğuktu çünkü camını açık unutmuştu. Birden perdeden bir rüzgar girdi, odasının tahta kapısı kırılırcasına çarptı. Siyah perde havalanmıştı. Korkuya kapıldı. Neden korkuya kapıldığını bile anlamıyordu. Lanet olası bir perdeydi işte! Bir perde bir insanı ne kadar korkutabilirdi ki? Ama o havalanıp, bütün vücudunu sararak onu öldürecekmiş gibi hissetmişti. Neyse ki fazla sürmedi bu korkusu. Hepsi o şerefsizin ona bıraktığı kötü anıların eseriydi. Yalnız hiçbir şey, onu, akıl hastanesindeyken yatağından, sonsuz bir boşluğa düştüğü gece kadar korkutamazdı. Ellerini bağladıklarında bir daha asla oradan çıkamayacağını düşünmüştü. Kendine geldiğinde bile insanları, beyaz silüetler halinde görmeye devam etmişti. Onların arkasında ise güzel annesi ona gülümsüyordu, hem de en gerçekçi haliyle...

Hemen camı kapattı. Kapatmadan önce genç çifti aradı gözleri. Yoktular. Gerçi bir saat geçmişti aradan, orada olmamaları normaldi. Büyük ihtimal ağacın arkasında rahat edememişlerdi. Belki de evlerindeydiler ve daha da ileri gidiyorlardı. Omzunu silkerek, ''Bananeyse!'' diye mırıldandı. Komodininin üstündeki suyunu içti. Saate baktı, biri on geçiyordu. Derin bir nefes aldı ve yatağına girdi. Üstüne battaniyesini çekti. Gözlerinden yine yaşlar süzülürken, rüyasında annesini görmeyi diledi.

Ama o ağlamaya devam etmişti. Bir kaç saat sonra kendinden geçip, sızmıştı. Günleri böyle geçiyordu. Huzursuz, tatsız ve ağlamalı. Sabah olduğunda birden sıçradı. Etrafına bakındı. ''Anne nerdesin?'' diye mırıldandı. ''Gitmiş.'' dedi, hep uyandığında giderdi, rüyalarında gelirdi. Battaniyesini attı üzerinden. Kalktı, camı açtı. Bir kaç köpek havlıyordu. Sabah olmuştu ve her şey yolunda görünüyordu. Güneşin verdiği o aydınlığın huzurunda, saatini kurup, kendini tekrardan yatağına bıraktı.

Alarm çalmaya başladığında gözlerini araladı. Uyku sadece gözlerinden değil tüm vücudundan akıyordu. Fakat telefonunu makyaj masasına koyduğu için mecbur kalkmak zorundaydı yoksa telefon susmayacaktı. Bulanık halde görebildiği saate baktı. Biraz daha yatağında durursa geç kalacaktı. Kalkmamak için direnen gözleri ve bedeni onu uyumaya itsede, Duygu'ya sözü vardı. Bugün kahvaltıya bekliyordu. Onu yaklaşık iki haftadır görmüyordu ve özlediğini biliyordu. Bugün aralarındaki soğukluğu dindirmeye çalışacak, nedenini öğrenecekti. Direnen bedenine rağmen, yataktan çıkmayı başardı. Çünkü ağrıyan başı, telefonunun alarm sesiyle birlikte delirmeye başlamıştı. Zaten geceleri uyuyamıyordu ve bu durum canını sıkıyordu. Doktora gitse, belki de ilaçların yetmeyeceğini düşüneceklerdi. Daha fazlasını düşünmek bile istemiyordu. Bu mutsuzluğunun geçmişindeki kirli izlerden dolayı olduğunu biliyordu. Geçmişi sürekli düşünüyordu, düşünmek onu bitiriyordu. Tüm dünyaya anlatıp, hafiflemek istiyordu.

Saate tekrar baktı. Nasıl yetişecekti? Hemen Duygu'yu aradı. Telefonu çalıyordu ama açan yoktu. 

''İyi bari!'' dedi, ''Daha uyanmamış.''

Hemen kalktı, yüzünü yıkadı. Beyaz salaş bir tişörtle, dar bir kot pantolon giydi. Tişörtünün tek omzunu aşağı indirdi. Küçük halka küpe taktı. Beyaz spor ayakkabılarını da giydiğinde tamam olacaktı. Uykusuz kafayla en fazla bunu yapabilirdi. Makyaj masasına oturup, yüzünü kremledi. Sırayla tüm makyaj malzemelerinden sürecekti yüzüne, her zaman ki gibi.

Makyajını bitirdi ve ayaklandı. Girişteki vestiyerden açık renkli uzun ceketini ve küçük beyaz çantasını da aldı. Çıkmak için daha ne bekliyordu? Onu oyalayan ağır ayakları değildi. Anlamlandıramadığı bir şey vardı. Bu çoğu zaman olurdu. Bazen bütün gün etkisini hisseder, iş yerinde bile huzurlu hissedemezdi. Fakat önemli değildi. O her şeye alıştığı gibi buna da alışmıştı. Nasılsa bunu yaşatan insandan bozma varlık artık hayatta değildi. Onun yaşattıkları, gördüğünü sandığı bir kaç aptal böcekten ve uykusuzluğundan daha kötüydü. Yaşaması da zaten önce kendine daha sonra da bu dünyaya ihanet olurdu. Bazı kişilerin ölmesi gerekirdi.

İyi ki de öldü. Güçsüz bedenim, o ızbanduta nasıl karşı koyabilirdi o zamanlar?

Bu düşüncelerden artık sıyrılması gerektiğini düşündü çünkü geç kalıyordu. Duygu'yu tekrar araması gerekiyordu. Belki de uyanmış, kahvaltı hazırlıyordu. Yaklaşık bir saat önce çalan telefonu şimdi kapalıydı. Fazla üstünde durmadı, nasılsa birazdan onun yanında olacaktı.

Evden dışarı çıktı. Arabasına bindi ve sürmeye başladı. Biraz yeşil alan aradı gözleri. Apartmanlarla sıkışmış caddeleri sevememişti hiç. Temiz hava almak için camı açtı ama hızlı sürdüğü için üşüyüp, tekrardan kapattı. Bir parça ofladı. İçindeki huzursuzluk onu yemeden hareketli bir parça açtı ve eşlik ederek yoluna devam etti.