Yaralarıma düşman olduğu halde şarkının sonu saçma bitiyor. Odada çamurlu ayaklarıyla dolanırken daha fazla dayanamıyor, kovuyorum.



Bu gece de böyle işte, siliniyor seste. O yana bu yana dönen boş bedenim normal işleyen zamandan sıkılıyor, şişiyor, ne koysam da dolmuyor, rüzgâr öpüyor boş köşeleri. Umurumda mı, pencereden izmarit sallıyorum. Böyle adam değildim, yani ciddi işlerin insa- 

Yolları tartaklanan şehre girmeden önce, her şey yollardan tartaklanarak geçiyor. Çarmıhta yanan kuzuya gül atıyorum; tıpkı pencereden salladığım sigara gibi. Kızaran yerlerini çevirmiyorum, kül olana kadar yansın.



Gece beni öperken annem uyuyor, dışarıya çıkamam. Oysa ben İsa ve gülleri düşünerek geceye karışmak için can atıyorum. Mor bulutların altında beyaz perdelerle sevişmek yasak ama o vakit...


Sokaklarda özgür olmak için değerli eşyalara, kaliteli parfümlere ihtiyacım var fakat annem buna kanmaz. Onun inandığı şeyi de bilmem gerçi. Son damlaya ıslık çalıp pencereden atlıyorum karanlığın kucağına. Soğuk, ıssız ve bir ıslığın boğulacağı kadar derin kucak sarmalıyor beni, her şey zorlaşıyor, donuklaşıyor. Ayağım bir zemin arıyor sonra, yere değdiğinde ölmediğimi fark edecek bir zemin... Sessizliği ürkütecek gürültü kopmasın.


Nihayet sırtlan köşelerin arasındayım. Sırtladığım pişmanlıklarla oracıkta dünyanın kaldırımlarını saymaktan yorulmadan aşağı sokağa bırakıyorum kendimi. Açık pencereler, çarpık binalar, köpekler, ağzına kadar dolu çöp konteynırları, tek tük açık lambalar öpüyor saçlarımı. Okulun önünden geçiyorum, son kullanma tarihi geçmeden önce. 



Ne yapmak istediğini bilen insanlardanım. Ne yapmak istediğimi biliyorum ne yazık ki. Bunun bedeli olmasına rağmen putların karşısına geçmeyi göze alıyorum, annem her gece koynuna putları alsa da ellerimi saklamıyorum. Ellerim, ellerim ateşe uzanan ellerimi seviyorum ve onlar ne kadar arzularımı körüklese de merak ediyorum... Bu dürtünün kaynağı yok, bastırdığım hislerin peşinden gidiyorum. Her şeye çok uzak, her şeye çok yakın arzularım bedenimi sürüklüyor aşk otelinin birine. Yüzümün yarısını aydınlatan tabelanın önünde, ayağım bir ileri bir geri gidiyor. Kaygan zemine tutunamıyorum. Kabarıyor göğsümdeki sıcak nefes ve saç diplerinden, ayak tırnaklarıma kadar uyuşuyorum.

 


...tuzlu suda yüzmeden yaşamanın ne anlamı var? Hazza teslim olan keder denizinde boğuluyorum oysa. Uluslararası bir tenis müsabakasındaki tenis topu ileri geri gidiyor, ışık hızına ulaşınca gözden kayboluyor, benliğimle birlikte gökyüzüne uçuyor. Kuşların cazibesine kapılmamak için direniyorum. Putların ve sfenkslerin içinden annem çıkıyor, annemin içinden putlar düşüyor, sürüsüne bereket. Fakat kararım kesin: aşkın münasip yerlerine girmek... Ölümün pervasız tokatlarını umursamadan, annemin siyasi partilerin broşürlerine ilham olan söylevlerine aldırmadan, dudaklarım soğuktan donmadan kapıdan içeri girmek istiyorum. Ya rüzgâr eteğimi okşadığında o belirirse arkamda? Balmumundan yapılmış ellere saklansam yine görür mü? Çünkü...



Karanlığın haritasını unutuyorum, sonra yüzüme çarpan soğuk havayla kendime geliyorum. Aşk otelinin girişinde o dikkatimi çekiyor. Elinde kâğıda sarılmış bir tablo. Kafa numarasına gömülerek korkak bakışlarla etrafına bakıyor, ayakları bir tahtaya tutturulmuş gibi çarpık duruyor. Avuçları yere bakıyor, yüzü dünyanın renklerini yansıtıyor. Utangaç ve aşk otellerinin işlevine yabancı olduğu aşikâr. Bakışları boşluğu kaplıyor. En güzel duyguların doruğunda belki de.

 


...onun elleri arzuladığım eller. Soyunmayı, yatağa yuvarlanmayı, kör olmayı bilmese de. Gerçi ben de bilmiyorum, aşkı bilmeyenle yaşayacaksın derler ama aşkı mı gözümü karartan tutku? Belki de bir tecrübenin ömürlük raporunu istiyorum. Aşkı mı gözümü karartan namlu yoksa hezeyanlarım mı?Annemde bulamadığım bu açlık nedir? Ama şimdi kabaran duygularım bedenimin toy kalmış kısımlarını yokluyor. “Dur, vazgeçme“ diyor. Vazgeçecek neyim var?

 


Gözlerim onu ararken kaldırımdan geçen insanların yüzleri silikleşiyor, etrafa göz atıyorum, kaybolmuş. Tabloyla göz göze geliyorum. Orada, öylece yüzüme bakarak gecenin ışıklarıyla dans ediyor. Karşı kaldırıma geçip tabloyu alıyorum. Sonra birlikte eve geri dönüyorum. Geldiğim sokaklardan arkama bakmadan geçiyorum. Yine aynı şekilde eve süzülüp elbiselerimi değiştiriyorum. Tabloyu yatağımın altına saklayıp annemin odasının kapısını yavaşça aralıyorum. Yatakta sfenks gibi uyuyor. Parmak uçlarına basarak odaya giriyorum, yatağa uzanacağım sırada uyanıyor.

“Uyumadın mı hâlâ?”

“Kabus gördüm anne.”

“Koskocaman kız oldun. Hadi, yat uyu.”


Yatağa giriyorum. Ilık, pürüzsüz yüzey uykumu getiriyor. Yumuşacık yastığa saçlarımı uzatınca rahatlıyorum. Her şeye rağmen, belki de hiçbir şey olmamış gibi, yanına sokuluyorum. Savaşı kazanmış komutan başarısını göstermek için bana sınırlarını açıyor. Şimdi var mıdır başka geceleyin sancıyan yara?