Hayatı sırtında taşımaktan yorulmuştu.


Ellerini bir sarmaşık gibi birbirine dolamış, önünden geçen insanları izliyordu. Kulaklığı ne zaman kulağına taksa, kafasının içindeki o çerçeve silinir, ışığa uçuşan pervaneler gibi zihnindeki her parça savrulurdu. Kimsenin harika hayatlar yaşadığını düşünmezdi bu yüzden insanların gözlerinin ardındaki perdede ne yaşanıyorsa onu arardı gözleri. Sokak boyu ışıkları yanan evleri sayardı. Bir otobüsü beklerken gözleri hep o yüksek binaların içine kitlenirdi. Çünkü merak ederdi; her şeye sahipken eksik olan o şey bu evde hangisiydi?


Bir sığınağı vardı. Ona ne hissediyordu bilmiyordu. Onunla içindeki iyilik büyüyor sanıyordu, onsuz da iyiydi bunu bilmiyordu. Ama bunun farkına varamayacak kadar karışmıştı artık ona. Ona dönüşmüştü. Bunun acısını bazen duyuyordu içinde. Zihninde onun dışında bir sesti, bu çok erken olmuştu.


Sakince çıktı merdivenleri, içinde büyüyen telaşa kapılıyordu hala, onu görecekti. Ama içini karartan o buluttan kurtulamıyordu günlerdir. Annesi hep bu hissin bir şekilde onu bulacağını söylerdi. Çünkü içine gömdüğün her şey günün sonunda soğuk yastıktaki çivilerdi, bunu öğreneli çok olmuştu. Çoğu gece hayalini kurarak uyuduğu anlar gece kabusuna dönüşüyordu.

“Güneşin kuruttuğu kaldırımda yağmur lanetlenmiş damlalardı.

Bir gece yarısı ansızın, bir kalp ortadan ikiye yarıldı.”


O gün, herkesten sonra pastasına o tek bir mumu dikip üflemenin kırık tadı vardı damağında. Ne yapacağını çok bilemiyordu. Yalnızca göğsünde taşımaktan bir gün bile vazgeçmediği, sarmaşıklarla hapsettiği, birçok şey için geç mi, yoksa çok mu erken sorusunun huzursuz cevabını taşıyordu. Elleri sıkı sıkıya kapalı, montunun cebinde, herkese meydan okuyan gözlerle korkarak yürüyordu. Kalabalık ürkütüyordu Gece’yi ama o henüz söylememişti bunu kendine. Çünkü bazen kabullenemiyordu yürüdüğü yolda başkasını görememeyi.


Yalnızca, yalnız yürüyordu.


Çıkıştaki büyük kalabalığa karıştı. Kulaklarından kafasının içine dolan Fransızca kelimelerin anlamını bilmiyordu ama yine de söylemek istediklerini söylediğini bir şekilde biliyordu. Temkinli adımlarla gözleri asırlardır tanıdığı o yüzü arıyordu. Yağmur şiddetini artırmıştı. Kıstığı küçük kahverengi gözleri başkası için sert görünebilirdi ama ışığını bulduğunda öyle parlayacaktı ki belki yağmur bile dinerdi.


Genç adamın onda sevmediği tek bir şey yoktu. Öfkesini, nefretini, zaman zaman birini öldürmeyi arzulayan o karanlık tarafını bile kabul ederdi. Ama bilirdi, Gece’nin her gördüğü kediyi eve götürme arzusunu, güneş her doğduğunda, her battığında oturup uzun uzun izlemek isteyişini, gördüğü her bebeğe göz kırpıp, dil çıkardığında gözlerindeki o ışığı. Günün sonunda, bir karıncayı bile ezse günlerce o karıncayı düşüneceğini bildiği için, birini öldürmek istemesi yalnızca bir anlıktı, bunu bilir ve olduğu her haliyle onu kucaklardı.


Gece bunu asla kabul etmezdi.


Gözleri genç adamın gözlerini bulduğunda içindeki o aptal çocuğun dizi yırtılmış turuncu pantolonuyla koştuğunu hissetti. Çoğu zaman onu içinde bulamazdı, Gece onunla konuşmayı reddediyordu çünkü. Yüzündeki gülümsemeyi saklamaya çalışarak ona doğru yürüdü. Genç adam siyah ceketinin yakalarını kaldırmış, elleri cebinde, kısık gözlerle kendisine yürüyen o insanı izliyordu.


Yağmurda ıslanan, sarı saçları dalgalanıyordu. Kulağının arkasına sıkıştırdığı bir tutam saç, yüzüne düşmek üzereydi. Aldırmadı, hızla yürümeye devam etti. Soğuktan kızaran burnuna ve yanaklarına baktı. O küçücük suratını avuçlarına alıp ısıtmak istiyordu. Kızın gülümsemesi daha da artıyordu. Ellerini cebinden çıkarıp koşmaya başladığında genç adamın yüzünde filizlenen o ifade Gece’nin tüm bedenini ısıttı. Daha fazlasına gerek yok diye düşündü. Çoğu zaman fazlası için kıvranan zihninin derinliklerindeki o gölde, gördüğü her şeyi gerçek sanıyordu.


Aklın uykularından korkuyordu.


O an tüm kaygılarından uzaktaydı. Beşik gibi sallanan gecelerde dert ettiği ne varsa silinmişti. Huzursuz sorunun cevabını bile merak etmiyordu. Ama gece olacaktı.


Gece de öyle.


Bir süre öylece sarıldılar. Yanlarından onlarca insan geçti, ana hapsolmuş olmayı dileyerek biraz daha beklediler. Gece öyle olmadığını fark ettiğinde kırık bir gülümsemeyle genç adamdan ayrıldı. Ama hala yanında oluşu onu rahatlatıyordu. İki eliyle sıkıca tuttuğu ellerine baktı Gece. Sarmaşık, diye düşündü. Mutlaka sonum olacak.


İçindeki o kara bulutu hissetti yine ama ellerine sarılmaya devam etti. Genç adamın içindeki o turuncu ışık iyice büyüdü. Gece’nin her şeyin tek başına üstesinden gelebileceğini biliyordu, yine de ona her an kaybolacakmış gibi sarılması içindeki tüm o nehirlerin tersine akmasına sebep oluyordu ve sebep olduğu şeyi izlemeye doyamıyordu.


“Arhan,”


Gece o tazecik, dingin sesiyle ağzından bir şiir gibi döktü kısacık iki heceyi. Arhan ilk kez duyuyormuş gibi hissetse de bunu her zaman yüzüne yansıtmıyordu. Gece çok konuşurdu, Arhan dinlemek için yemin etmişti. Bir şey söylemeden yüzünü Gece’ye döndü. Saçlarının daha da ıslandığını görünce montunun şapkasını hızlıca örttü. Şişme montunun büyük şapkası Gece’nin küçük yüzünü kapatmıştı. Bugün farklı hissediyordu. Gece’nin yüzüne baktığında gördükleri kalbini kıskacına alıyordu. Önce yüzünü göremediği için açmayı düşündü. Bir iki adımda açmamaya karar verdi. Görecekleri ağır geliyordu ve bugün ilk kez bencildi Arhan.


Gece konuşmaya devam edeceğini sandı ama içinde çalkanan o korku avuçlarındaydı. Ne olduğunu anlamadı ama hevesi de kaçmıştı. Düşünmeye devam etti sadece. Arhan nereye gidiyorsa o da oraya gidiyordu. Elleri bile gevşemişti, ikisi de bir şey demedi. Ama ikisi de hissediyordu. Ellerinin arasındaki gerginlik ikisini de korkutuyordu. Arhan onunla kavga etmekten çekinirdi, Gece kavga bile etmezdi çoğu zaman. Yine de ellerini ellerinden ayırmadı, öylece yürümeye devam ettiler.


Nereye gideceklerini bilememenin verdiği o kekremsi tat vardı üzerlerinde. Yağmurlu bir günde yapılabilir en iyi aktivitenin birlikte sarılıp yatmak olduğunu düşünüyordu. Gece, bunu ona hiçbir zaman söylemedi, onu romantik bulacağından korkuyordu çünkü. Arhan, herkes gibi bir adamdı, ona fark etmezdi. Herkes gibi olduğunu Gece bilmiyordu, başka hissediyordu sadece, bildiği buydu.


Arhan ellerini cebine koyduğunda Gece'nin dışarı düşen elini kendi montunun cebine koydu. Bunu yapmasını seviyordu, tek parça hissettiriyordu. Gece bunu da hiç söylemedi. Birçok şey kursağındaki o acı suyun içinde eriyerek yok oluyordu. Neden söylemediğini bilmiyordu ama hislerinden bahsetmek ona acı veriyordu.


Kafasını kaldırıp Arhan'ın yüzüne baktı. Değişen neydi, bilmek istiyordu. Ve onu suratında görebilmek. Gözlerine bir kez daha baksa, Gece anlardı. Arhan ondan bir şey saklamaz, gözlerinin perdesinde sergilenen neyse, ona gösterirdi.


Arhan bakmadı.


Gece birden karanlığı hissetti. O bulutu, huzursuz soruların tümünü, göğsündeki yangını, gözlerinin ardında o küçük sinsi yılanı. Bir gün her şeyin son bulacağını yemin gibi göğsünde taşırdı, çift taraflı bir madalyondu bu, gözü bir kez bile değmezdi ona. Rüyasında kayan bir yıldız görmüştü, bir şekilde onu bırakacağını biliyordu. Çünkü hayatı boyunca terkedilmiş bir insandı Gece. Aynanın karşısına her geçtiğinde gözlerinde bunu görüyordu ama dili söylemek için güçsüzdü.


Herkesten dürüst olmasını isteyen yanı içinde çırpınmaya başladı. Gerçeği duymak isteyen ruhu kımıl kımıldı içinde. Sanki bir yalanı yaşadığını anlamaya başlamıştı ve onu uyarıyordu. Bir serçe gibi çırpınmaya başladı, öleceğini biliyordu, çünkü ağlamak üzereydi.


Montun içindeki elini son nefesiyle sıkıca tuttu Gece, bir ışık için montunun altından görebilmenin umuduyla gözlerine baktı, hiç. Arhan'ın çocuksu ışığı yoktu orada. Ona dokunuyor olmanın bir ayrıcalık olduğunu söyleyen dili de konuşmuyordu üstelik. Yalnızca yürüyorlardı. Kadınlar gerçekten hissediyor, diye düşündü Gece. Sonra Arhan'ın yeni yılın ilk ışıklarında sesi titreyerek kurduğu o cümle doldu kalbinin ışığını yitirmiş odasına.

"Benim, bir çiçeği yetiştirmek için bile yeterli sevgiyi üretemeyen kalbimin etrafı çatlak. Kapısız, soğuk ve küflü. Bana iyi gelemeyen seni nasıl iyileştirsin Gece?"


Gece tedavi edilmesi gereken açık bir yaraydı. Arhan görmüştü onu. Sökük süvetere benzettiği ruhunu, kendi ruhunun dikeniyle dikmek istemişti ama olmuyordu. O pamuğu dikenine dolanıp, iyice söküyordu. Gece yok olacaktı, hissediyordu bunu.


Kalbinin etrafında bir delik hissediyordu, bütün kanın o boşluktan hiçliğe aktığını. Ellerinin, ayaklarının üşüdüğünü.


Her zaman uğradıkları o kahve dükkanında geldiklerinde en köşedeki içecek dolabının yanındaki masaya oturdular. İkisi de içmekten keyif almadıkları o şekerli kahveyi sipariş etti. Gece ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyordu. Arhan sakince onun hareketlerini izliyordu. Sırtındaki telaşsız korku canına okuyordu. Çünkü kız arkadaşının o perdede ne oynansa tek bakışta çözdüğünü biliyordu. Suratından okuyordu, ikisi de açık bir kitap gibiydi, Gece okumayı severdi, Arhan yalnızca söylerse anlayabilirdi.


Gece dün akşam okuduğu romandan bahsediyordu. Arhan yalnızca tarih kitapları okurdu. Pür dikkat onu dinlese de diğer romanlar gibi olduğunu biliyordu. Eğer ona bir şeyler öğretmiyorsa okumayı gerekli görmüyordu.


Arhan, içi dışına vurmuş bir adamdı, Gece o duvara resim çizmeye çalışıyordu.


"Beni sevmekten vazgeçtiğini biliyorum," diye fısıldadı Gece. "Ne zaman olduğunu bilmiyorum ama beni sevmediğini biliyorum."


Önce sakince bekledi Arhan, ellerini kavuşturdu, ovuşturdu ve uzun uzun izledi kemikli parmaklarının her hareketini. Nasıl anladığını düşündü ve ne zaman onu sevmekten vazgeçtiğini.


Çok sevdikleri o grubun konserine gittikleri günü hatırlayıp hatırlamadığını sordu Arhan. Gece sakince kafa salladı, içindeki yangından yüzüne tek bir damla sıçramadı. Derin nefesler alma ihtiyacı duydu, konser iki ay önceydi. İki aydır ruhunu teslim ettiği o adamın buna sahip çıkmadığını öğrenmişti. Gönüllü tutsaklıktı bu, Gece hala o ruha sarılmak istiyordu.


Başı boş hayaller kurduğu evinin çatısı üzerine yıkılmış gibi hissetti. Altında kalmış, evin içindeki her şey yerle yeksan olmuştu. Arhan anlatıyordu. Tek bir nefeste kurduğu cümle nefesini kesmişti onun.


"Başkasına aşık oldum Gece,"


Gece birlikte yaptıkları her şeyi düşündü. Gözlerinin kenarında kelebekleri gördüğünü söylediği, o ilk tanıştıkları akşamı. Buz pateni antrenmanından yeni çıkmıştı. Gece incecik bedeniyle pistin üzerinde savrulurken onu izlemişti. Dans ediyordu. Sarı saçları güneşin keskin oklarına benziyordu, gözlerini almıştı. Gözlerindeki sıcacık bakışıyla ısınan bedenini hatırlıyordu. Gece yabancılardan korkardı ama onda tanıdık bir şey görmüştü. Ruhuna iyi gelecek şey onun elleriydi, gözleri, yanaklarındaki kahverengi güneş lekeleriydi. Dudağının altındaki silik kırmızı izdi. O akşam geç vakte kadar oturmuşlardı, dışarıda kar yağıyordu. Gece ona annesinden öğrendiği her şeyi anlatmıştı. Bir yara nasıl sarılır, bir bebek nasıl uyutulur ve çiçek nasıl yetiştirilir, bir insan nasıl sevilir, hepsini. Kaybettiği kedisinden, sekiz yaşındayken bisikletten düştüğünde dizine kazınan o cam kesiğinden, saçlarını taramaktan nefret ettiği için hep annesinin kısacık kestiği saçlarından. Buz patenine babası çok istediği için başlamıştı, ilk bunu sormuştu Arhan; hatırlıyordu. Kafasının gerisinde onun sesini duyduğu ilk günü hatırlıyordu; onu ilk öptüğü akşam, aynı kafenin girişinde.


Gözlerini kapattı birkaç saniye, ardından yalnızca teşekkür etti. Ruhundaki o titreme silindi bu cümleyi duyunca. Gerçek için sarsılan ruhu duruldu.


İçinde başlattığı yangını izliyordu. İzledi, gördüğü onu daha çok yaktı, buzlarını çözebilen tek insan Gece olmuştu ama onu anladığını düşünmüyordu. Bir nefes boşluğu kadar kısa bir süreydi, Gece'nin bakışları Arhan'ın ezberlediği ellerine düştü. Kemikli, kocaman ve iç içe.


Sarmaşıklar.


Nasıl ve niye hiç bilmedi, tek bildiği sarmaşıklara benzediğiydi, sonunu çok sevdiği o çiçeklerin getireceğini biliyordu. İşaret parmağıyla baş parmağına küçücük dokundu ve geri çekti.


Gece hiçbir şey söylemedi küçük bir teşekkürden başka. Masadan kalktı, milyarlarca yıl adım atmış gibi hissetti kafeden çıkarken ancak on beş adım bile yoktu kapının eşiğine. Ellerini cebine soktu. Arkasına dönme arzusu ciğerlerini yakarken, kapının dışında ilk adımını attı.


"Onun var olduğu geminin yüzdüğü, kanın ve irinin karıştığı deniz durulmuş, içinde dalgalanan kesik, kırık ve sivrilmiş fikirlerim kıyıya vurmuştu, ellerim titredi. Sesi kulaklarımda çınlıyordu. Rüyalarımda benimle konuşurdu. Bana hep gerçekleşemeyecek şeyler söylüyor sanıyordum."