Ermeni taşra edebiyatında bir temsilci...


"Asıl adı Hampartsum Gelenyan'dır. Edebi mahlas olarak kullandığı Hamasdeğ ise kendi adı ile erkek kardeşleri Asdur ve Eğya'nın adlarının başlangıçtaki harflerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bu mahlas anlamsız bir sözcük olmayıp Ermenicede takımyıldız anlamına gelen "hamasdeğutyun" sözcüğünü çağrıştırır.

Hamasdeğ, Harput'un 6 km kadar güneyinde, Ermeni ve Türklerin birlikte yaşadığı Perçenç/Perçenk (sonradan Akçakiraz) köyünde 1895'te doğdu. İlkokulu kendi köyünde Surp Nışan okulunda okudu. Çoğu Harputlular gibi, bir yıl önce Amerika'ya gitmiş olan babasının telkinine uyarak 1913'te Amerika'ya göçtü. Columbia ve Harvard üniversitelerinde misafir öğrenci olarak derslere katıldı. 1920'de bir yıl kaldığı New York'ta ünlü Ermeni yazar Şirvanzade'yle karşılaşması ve onunla kurduğu sıkı dostluk, kendi deyimiyle, "ayaklarının yere basması"nı sağladı."


Hamasdeğ öz yaşam öyküsünde köyünü şöyle anlatır: "Doğduğum ve çocukluğumla ilk gençliğimin geçtiği Perçenç, Harput'un bağlık bahçelik, bereketli köylerinden biriydi. Aradan geçen yarım yüzyıla köyümüzün ruhsal haritası, yolları ve kutsanmış insanları sindi ve ben onların hâlâ orada olduğuna inanıyorum. Kâgir kiliseleri, değirmenleri, köprüleri, özellikle okulu ve yüzyılların içinden gelen bir o kadar kutsanmış öğretmenleriyle tüm bunlar o kadar tanıdık ve bize özgü idi ki..."


Özgü idi...


Şu bir buçuk kelimenin ardına ne kadar güzel cümleler sıralasam da gerçek değişmeyecek. Tek tipleşme yolunda giden Anadolu gerçeği ile yine karşı karşıya kalacağız lakin yine de bu yazarı es geçmeyelim. Buram buram gerçek Anadolu kokan bir yazar ve de en yerlisinden de yerli bir köy edebiyatçısı.


Ermeni taşra edebiyatının birçok yazarı var lakin biz kaç tanesini biliyoruz? Şahsen benim okuduğum ilk taşralı Ermeni edebiyatçı Hamasdeğ oldu. Sanırım birkaç aydır bu kadar etkileyici bir kitap okumamıştım. Tabii bana göre etkileyici çünkü ben köy edebiyatının hayranı olan bir insanım. Benim için 10 puanı hak eden bir eser. Kent edebiyatçıları için belki de o kadar önemli değildir ki Hamasdeğ de kentliler yerine köylüleri tercih ederek safını belli etmiş oldu (İki öyküde kent köy ayrımına değinecek ve de köyden makineleşen kente göç eden ve köyü özleyen bir karakterini hayalinde makineye kurban vererek bu safını sıklaştıracaktır). 18 yaşında binlerce kilometre uzağa göç edip ve yıllar sonra doğduğu köy üzerine sanki köyde yaşıyormuş gibi bir doğallık ile öyküler yazmış olması çok etkileyici gerçekten. Okurken "hayaller diyarı" Amerika'nın bazı hayalleri satın alamadığını hissediyorsunuz.


Hamasdeğ, Ermeni kültürüne ait çoğu şeyi öykülerinde buluşturmaktadır. Çoğu öyküde simge olan kilise zangocunu, kilise buhurdanlığını, batıl inançlarını, oruç tuttukları günleri, Ermeni alfabesini, alfabeyi bulan kişiyi, dini bağlılıklarını, üzümün kutlandığına inanılan Meryem Ana Günü'nü, Surp Şarkısı Yortusu'nu... Ve de onlarca Ermenice kelimeyi tanıtıyor bizlere. Şu an uzak olduğumuz çoğu şeyi yani...


Çevirmeni tebrik etmek istiyorum, özünü koruyarak o kadar güzel çevirmiş ki.. Sarkis Seropyan bu kitabı 1963 yılında Kadıköy Aramyan Okulu'ndan Yetişenler Derneği'nce Hamasdeğ'in çeşitli eserlerinden derlenen ve Badmıvadzkner yev Hekyatner (Öyküler ve Masallar) adıyla İstanbul'da Hermon Matbaası'nda basılan 384 sayfalık Ermenice kitapta yer alan 17 öykünün 10'unu çevirerek oluşturmuştur.


Öykülerin kahramanları günlük yaşamın içinden renkli, çarpıcı insanlar ve hayvanlardır. Hayvanlar en az insan tipleri kadar önemli bir yer ediniyor ve bir öykü salt Köpek Çalo'nun yaşamından bir süreci ele alıyor. Betimlemeler, hayvanlara özgü saptamalar ve bunun edebi bir dille buluşturularak servis edilmesi mükemmel bir fotoğrafik görüntü sergiliyor okuyuculara.


Hamasdeğ geçim derdinden artakalan zamanlarda edebiyat yapan bir isimmiş. "Her yaptığım işi ayakta yaptım." diyen Hamasdeğ ayakta da ölmüştür. Edebiyatta 50. yılı kutlanırken bir ödül töreninde konuşma yaparken kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir.


Bazı öyküler birkaç sayfadan bazı öyküler ise 15-20 sayfadan oluşuyor. Her öyküyü beğenmiş olsam da okurken en çok etkilendiğim öyküler; 10 yaşındaki bir çocuğun trajik hikayesini ele alan 4. öykü Miço, 8. öykü Güvercinler, yukarıda da bahsettiğim 10. öykü olan Çalo'nun öyküsüdür.


Güvercinler öyküsüne değinip bitireceğim. Güvercinler köy insanlarının yaşadığı bir trajedi üzerine kurgulanmış olsa da köyden evrensele doğru uzanıp mesajlar veren sinemagrafik bir öyküdür.

Yaklaşık olarak 25 sayfadan oluşan bu öykünün ayırt edici taraflarından biri çok sayıda karakterin öyküde rol alıyor oluşudur. Öyküden çok roman olmaya yakındır. Belli başlı 18 insan ve 6-7 güvercin ismi yer alıyor olup hem insanlar hem güvercinler öykünün olay akışına göre öne çıkmaktadır.


Hamasdeğ mekan olarak köyü Perçenç'i seçmiştir. Henüz öykünün başında evde güvercin beslemenin uğursuzluk getirdiğini bize söyleyen yazar, trajik bir sona hazırlık yapmaktadır. Düzeni korumaya çalışan insanlar ile "güvercin oynatıcı" diye tabir edilen düzene aykırı, uyumsuz olan tipler öyküde yer almaktadır. Öykünün iki ana çatışması vardır. İlki düzenliler ve düzensizler arasında yaşanırken ikincisi düzensizlerin kendi aralarındaki (önce uyuşma, sonra bozuşma) çatışmadan doğmaktadır. Hamasdeğ bu kadar kısa bir öyküde romanı andıran o kadar unsuru işliyor ki öykünün kısalığına üzülürken onun ustalığına ise hayran oluyorsunuz. O yüzden de kitabın sembol öyküsü Güvercinler'dir benim açımdan.


Kitap üzerine konuşacak daha çok şey var lakin ben tanıtma işlevini yerine getirip çekiliyorum. Taşra edebiyatını sevenlerin de bu kitabı okumasını öneririm.


İyi okumalar dilerim.